SİNE ELIF
Canım nasılsın, yazmışssın geçen gün. Şaşırmadım da bir şeyler döndüğünü anladım. Seni sordular, ben de bilmiyorum, hiç arayıp sormuyor dedim, diye bir cümle daha iliştirmişsin. Seni sordular, özlemişler. Cümlenin sonundaki noktadan anladım kinayeyi. Ama benim gibi özlememişler. Kimse senin gibi özleyemez ki Azizem. Ben misafirleri olmaktan çıkınca seni de ziyaret edeceklermiş. Birkaç yılın özlem dolu birkaç ifadesi işte. Satırların altındaki noktalara, yeşil silginin defalarca dokunduğu yerleri biliyorum Azize. Sen de beni biliyorsun. İşte bu sebeptendir ki sana olan muhabbetim hep baki hep kimsenin ulaşamayacağı yerde asılı duracak.
Sana upuzun ve dupduru bir mektup yazmak istedim. Ne zaman verip ne zaman okuyabileceğini tahayyül edemiyorum. Zaman izafi biliyorsun. Beni biliyorsun, bir saniyeme bin yılı sığdırabiliyorum. Öfkemi de aşkımı da anlık, ancak derin yaşarım.
Hatırlıyor musun, sınıftaki oğlanlara çıkışmıştım bir gün. Şimdi sen ‘Adam onlar, oğlan değil’ diye düzelteceksin ama ben oğlan diyeceğim yine de. Koridorda özgürlükçü kesilip sınıfta kuyruklarını kısıp ses etmemelerine coşmuştum. “Utanın be, utanın, utanmazlar” demiştim. İçlerinden biri anlamış da başını eğmişti. Sonrasında fakültede sivriye çıkmıştı adım. Bulaşmamışlardı pek. “Delisin” demiştin. Ama bilmiyordun Azizem. “Olaylara karışma, sürüdeki kara koyun olma, uyuyan yılana dokunma” diye büyütüldüm ben. Babam bilmiyordu ki evdeki kara koyunu kendi koynunda büyütmüştü. Lisede felsefe öğretmeni öyle üzgünüm ki insanlar istediği kıyafetle okula giremiyorlar demişti. Oysa bizim sınıfta kimse sevmiyordu hocayı Ramazan’da oruç tutmuyor diye. Bir başka hoca, arkadaşıma senden başını örtmeni hiç beklemezdim demişti. Şaşırıp kalmıştım işte. Elimdeki kantarlı topuzu kafama kafama vuruyordum her gün. O sebepten işte haykırmıştım en büyük hayaliniz nedir dediğinde Yüksel Hoca, boynumdaki fuları, boynuna takmak isteyen boynuna, kafasına takmak isteyen de kafasına takabileceği günleri görebileyim demiştim. Sonradan öğrendim ki keramet fularda da değilmiş ya. Ama niyeyse hala gurur duyarım o çıkışımla. Ünüme ün katmış, senden başka kimsemin olmadığını cümle aleme duyurmuş olmuştum.
Ben, aileme isyan olarak doğmuşum Azizem. Bunu tam 30 yıl sonra anlayacaktım. Sinelerindeki Elif batacaktı hep sol yanlarına. Akıllarına getirmedikleri, hayalini kurmadıkları her şeyi yaşatacak, olaylara karışacak ama olay çıkarmayacaktım. Onlarsa benim hep olaylı, aksiyonlu yanımı taşlayacaklardı. Sen cahiliye devri bitti mi sanıyorsun Azizem, bir kelime itiveriyor kız çocuğunu kazılmış çukura. Ben inanmıyorum, insanın gördüğünü işlediğine. Gördüklerim karşısında ne olmayacağımı kalbime koymakla geçiyor ömrüm biliyor musun? Duyduklarımdan ötürü söylediklerim. Neyi nerede, kime ne kadar diyeceğimin ölçüsünü alıyorum ben yıllardır. Sanma ki bir anlık şahlanışın, coşup durulmanın sonucuyum ben. Gözü kapalı gideceğim uçurumlar yok değil. Nihayetinde hepimiz gölgeleniyoruz bir ağacın altında be Azize, niye o ağaç benim istediğim ağaç olmasın ki? Ben niye senin yeşiline kara çalayım? Sanki mesele biraz da bu. Ne dersin?
Sana biraz özlemekten bahsetmek isterim. Hani adımı Hasret ya da Sıla koysalar da olurmuş gibi geliyor bazen. “Azize,” deyince Sine’min tam üstünde bir paslı çivi döndürüyorum. Burnum yanıyor, boğazımda bir kuruluk, yutkunamıyorum. Küçük dilim büyüyor, ağzımı aralıyorum, seni solumak isterdim o an. Her şey düzelir ve nefesim sükunete ererdi. Ağlasam. O işte hiç verilmemiş bir nimet bana. Hikmetini bilemediğim. O nedenle ağlayamayanları sevin, daha çok sevin. Onların içindeki kasırgaları bir onlar bilir bir de içeri kısılıp kalan kasırga. Geçen gün annemle görüştüm, telefonda. İnanır mısın şakaklarına kar yağmıştı. Öyle çoktu ki yıldızları ne sayabildim ne koparabildim. Elinin erişmemesi bu mudur Azizem? Bir tek sana söylüyorum bunu biliyor musun? Telefonu kapatınca kendimi duvarlara vurdum. Şimdi yavrusunu göremeyen anneler de vuruyor da kendilerini. Annem yaşlanıyor ve ben sadece kendi hayat çizgilerime yenilerini ekliyorum. Anlıyor musun? Bir sana söylüyorum, çünkü sen, benim annem öldü, senin yine de annen var, demezsin. Sararsın beni. Şükretmeliyim diye, kaldıramayacağım yüklerin bana boca edilmemesinden, aslında ne kadar şanslı, lütuflu oluşumdan, acılarımızı yarıştırmayacağından ve acımı azımsamayacağından bir tek sana söylüyorum. Özlüyorum ve inandıramıyor, özlüyor ve kanıtlayamıyor, özlüyor ve ağlayamıyorken, özlemek çok zor, çok lanet bir his. Sana sarılıp bütün gözyaşlarını yüzüme boca etmek isterdim Azizem.
Hani karanlık sokaklarda okula gitmek için çıkardım da seni alırdım kapıdan, durağa varınca cayardık. Bütün sokaklar bizi arardı da biz koltuğumuzun altındaki kitaptan konuşur da konuşurduk. Sen bana siyasilerin gençliklerinde ettikleri sözlerden, ilerde nasıl büyük adam olacaklarının düşünü kurduklarını ve vakti gelince de yattıkları istiharelerin çıktığından bahsederdin.Nasıl aklında tutardın bilmem. Bırak şu şeytanları, demiştim bir kez. Kızmıştın bana. Asıl sen içindeki şeytana bak, demiştin. Kahkaham yıldızları kaydırmıştı hatırlıyor musun? “Hiç değilse benim şeytanım Allah’tan korkuyor” demiştim. “Ağzın da laf yapmasa hiç çekilmezsin” demiştin ve size gidip uyumuştuk. Şeytanımı yoklamıştım o gece. Bütün şeytanlar gelip devirse de beni, ben şeytan olmayacaktım. O tekmeyi vurmayacak, o çukura düşmeyecektim. Düştüm mü Azize? Birilerini düşürdüm mü? Ne dersin?
Kitaplardan kaleler yapacaktık seninle. Gidiverdin sen. Gözünü kör eden aşkların peşinden gitmek çok kolaydır Azize? Kapılırsın akışa, bir güzel bakışa, iki güzel deyişe. Bana çok kızdın başlarda biliyorum. Yapma dediğime, dur dediğime. Sonra ikimiz de sustuk. İnsan, bazen illa da yaşıyor değil mi? Güvelenen kitapların altında kaldık. Bir bodrum katında yakıldı hayallerimiz biliyor musun? Dedim ya cahiliyedeyiz diye, gömüldü bazıları. Kurtlar yemiştir. Allah aşkına Azize, harflerden korkulur mu hiç? Soru işaretleri vebalı mıdır? Tutkuları, kör ediyor insanı. İdeallerin yerini hırslar alıyor.
Şimdi üç-beş kitaplık bir duvar ördüm kendime. Okudukça veriyorum birilerine.
İnsan hayal kuramaz oluyor Azize.
Ne yakılmasına, ne gömülmesine dayanabilirim artık. Gerçi nelere dayanamayız diyorduk değil mi? Dayanamamak da ne ola ki? Hani deniyor ya kaldıramayacağın yük verilmez diye. Nedir mesela insanın kaldıramayacağı şey? Kaldıramayınca ne olur insana? Kim kaldıramamış mesela? Bir şey söyle bana kaldıramadığın ne desen, özlemek derim Azize. Özlemek. Kaldıramıyorum işte. Öyle altında yıllardır ezildiğim bir his. Sen sanıyor musun ki aramızda yollar, okyanuslar var. Aramızda yıllar var Azize. 11 yıl var. Seninle çaysız 11 yıl. Ve artık bir ekrana bakıp yazacağını, arayacağını beklemek de yok. 11 yıl evvel kitaplarınla gittiğin gibi her şey.
Hala eski kitaplara hevesim var. Uğultulu Tepeler’i almıştım ilk. Seninle tanışmamıştık daha. “Kaç para verdin,” diye sormuştu babam. “Senden yaşlı,” deyince ses etmemişti. Az biraz zulam vardı tabi. Şimdi de eski kitapları almıyorum da bakıyorum. Fotoğrafını çekiyorum bazen. Mutlaka dokunuyorum ve koklamadan bırakmıyorum katiyen. Seninle heveslerimizi konuşmayalı ne uzun vakit oldu değil mi? İnsan değişmiyor be Azize? Evriliyor azıcık. Baksana hep kitaplarla hemhaldik, hala da öyle. Boyut değiştiriyor biraz. Sen de kitap çıkarmışsın, hatta kitaplar. Valla helal olsun. Çoluk çocukla da yaptın ya o işi, eli öpülecek insansın. Ben hala debeleniyorum. Sana yıllar evvelinde bir yazımı okutmuştum. Yazmazsan çok üzülürüm demiştin. O senin ilacın. Sen ölürsün yazmazsan demiştin. Yine bana kahkaha attırmıştın. Aylar var kalem dolanmıyor elime Azize. Kalpler yalnızca Allah’ı anmakla mutmain oluyor, şükür ki. Lakin kalbim de sükunete eremiyor şahit olduklarım, duyduklarım, okuduklarım ve gözüme sokulduklarımdan ötürü. Yeri göğü inletesim, dağlara bayırlara haykırasım var çığlık çığlık Azizem.
Sana, beni sormuşlar ya, aklım orda kaldı benim. Uykusuz gecelerime karabasanları çağırdım. Uyuyamayınca bir toprak serpilmiş de üzerime gözlerimi karartacakmış gibi hissediyorum. Siyah örtülerini onlar çekince üzerime yaşadığımı farkediyorum. Bir boğuşma hali ki sorma, mücadele etmek benim dürtüm bu hayata karşı. Sabahın aydınlığı gözüme vurunca, aklımdan çıkmayan sana bir çay demliyorum. Çocukları ne yaptığını merak ediyorum en çok, ellerin titredi mi, göğsündeki kanseri çıkarıp kapının önüne koyu mu verdin? Kaç gece doğdu üzerine? Acıdı mı yaraların? İnsan kızacak küfredecek birini arar, en çok da çaresiz kaldığında. Seni üzecek, canını acıtacak şeyler yaptım mı Azize? Bir bilsen ne ağır her şey, hayat, yaşamak. Aklımdan, kalbimden hiç çıkmayacak yerdesin Azize? En çok özlenen dert ortağımsın. Azize, biliyor musun, ben dünyayı hiç sevmedim. Hem de hiç. Üzgünüm Allah’ım, dünya çok üzdü beni, yarattığın insan fitne ve fesat çıkardı. Ben de o ağacın altında dünyadan dinlenip sana geleceğim. Özlemenin olmadığı bir dünyaya…
Ah bu mektup. Ah özlemek…Azize’ lerimiz var bizim de sonra Elif olup Sineye batışlarımız… Ağlamak iyi gelir insana evet. Bu mektubu okurken özlediğim herkes için o kadar çok ağlayasım oldu ki ama ağlayamadım ve biliyorum bu yaşamak yükünü
ben de anlayamadım.
Yüreğinize sağlık. Kavuşun inşallah Azize’lerinize. Herkes de kavuşsun…Aminlerle