Mine Akedmir
Bazen düşünüyorum da kendi düzenimizi sürdürürken başkalarının hayatına dahil olabiliyoruz ya da onlar bizimkine. Kendimizinkini ararken, ikram eder gibi dağıtabileceğimiz çözümleri, çareleri sırtı mızdaki torbada, ceketimizin cebinde taşıdığımızı zannediyoruz. Özellikle yaptığımız iş buna müsait bir zemin sağlıyorsa. Gençliğimde ben de böyle düşünürdüm. Bedenim ve ruhum henüz sadağından yeni çıkarıiıp, yayına gerilmiş bir ok gibiydi. Sadece hedef arıyordu. Yıllar geçtikçe, hayatın büyük bir kutu ve benim de Pandora olduğum gerçeğini öğrendim. O kutudan her şeyi çıkarmıştım ama, içindeki bir şeyler yine de kilitli kalmıştı. Ve o yıllar, bazı konularda yetemeyeceğim, değiştiremeyeceğim şeyler olduğunu bana öğretmişti. Keşke bir yanımız hep cahil, el değmemiş kalsaydı.
İlk görev yerim, orta halli yaşlıların barındığı bir bakımeviydi. Onu orada tanıdım. İsimlerin ehemmiyeti olmadığı, öykülerinin benzeştiği, sonucun kaçınılmaz ve değişmez olduğu hayatlardan biri. Kucağında kedisi, küçük bir valizi ve içinde taşıdığı hem yükte hem pahada ağır her neyi varsa gelmişti. Kendince kedisi ve kitaplarıydı pahası. Yaşıtlarından farklıydı. Ketumdu. Sadece dinlemek için programlanmış, güler yüzlü, tam bir eski İstanbul hanımefendisiydi. Kurumda muhasebe işleri ve telefonlara baktığım için, uzun aralıklarla yurt dışından mektup alıp, telefonla arandığını biliyorum. Sanırım çocukları ile fazla iletişimi de yoktu. Hakkında bildiklerim sadece bunlardı. Ya da sadece bilmeyi isteyeceğim.
Bende gönül telimi titreten şey de, onunla oynadığımız masum oyun olmuştur. Ara sıra mektuplaşırdık. Öyle dediysem bakmayın, sadece ondan gelen mektuplardı bunlar. İçinde kısa öykülerin, ve Orhan Veli dizelerinin serpiştirildiği mektuplar. Postacı getirdiğinde, oturduğum masadan sallayıp gösterirdim ona. Zaten genellikle pencere önünde oturduğundan postacının geldiğini bilirdi. Kapı aralığından birbiri-mize gülümserdik. Cevapsız mektuplardı bunlar. Karşılık istemezdi. Sadece yazmakla yetinirdi. Ben de saygı duyarak, aslında gayet iyi bilip, niyeti kurcalamadan katılırdım bu oyuna.
Yedi yıllık beraberliğimizden sonra onu kaybettiğimizde, kalan eşyalarını yurt dışında yaşayan çocuklarına teslim etmek için oda arkadaşı Pervin Teyze ile toparlamıştık. Zarif ve tertemiz giysiler, ki-taplar, kedisi Bahtiyar’dan kalan benim bir bayram sabahı armağan ettiğim küçük bir madalyon, sadece bir bavula sığmıştı. Sığdıramadıklarını yanında götürmüştü. Bir kutunun içinde bulduğumuz, yurtdışı adresli, gönderilmemiş onlarca mektubu teslim etmek hiç içimizden gelmemişti. İki kadın, zarfı kapatılmamış mektupları o gün saatlerce okuduk. Galiba kendisi de öyle yapıyordu.
Burada her gidiş ani ve vedasız olur. Biz de vedalaşamadık. Şimdi, yıllar geçmiş olsa da ne zaman sokağımda bir postacı görsem, istemsizce beklentiye girerim. Ama bilirim, bana olmasa da onun halâ yazıyor olduğunu.
*****
“Son mektubunu beş ay önce almıştım. İkiye katlanmış bir kâğıt. İçindeki tek sayfasına iri harflerle yazılmış birkaç satır. Hepsi bu. Ya gözlerimin iyi göremeyeceğini düşündüğünden ya da yazacak pek de bir şeyin olmadığından. Hangisi çocuğum? Aklım birincisi diyor, kalbim diğeri. Bilmediğin bir şey var ki, burada kimse aklıyla düşünmez. Çünkü bulundukları yer, onunla izah edemeyecekleri bir yer. Buradakileri ayakta tutan şey tansiyon hapları, romatizma ilaçları, ya da örgü şişleri değil. Gelecek olana huzurun vaad edildiği, gelenin en kalabalık yalnızlığı bulduğu yer.
Bu odaya iki ay önce taşındım. Pervin Hanım’ın oda arkadaşı Safiye abla geçen hafta hastahanede vefat edince, onun yatağına ve dolabına talip oldum. Pervin iyidir, sessiz kendi halindedir. Anlaşabiliyoruz da. Ben de ikinci kattaki odamı bırakıp onun yanına geldim. Burası bahçeyi ve giriş kapısını daha iyi görüyor. Güneş de alan ferah bir oda. Tercihimin bir nedeni bunlardı. Diğeri de, danışma masasındaki telefonu en iyi gören, ve sesinin en iyi duyulduğu yer olması. Her çalışında danışmadaki Elif, ahizeyi eline alınca kapı aralığından göz göze geliriz. Konuşması bitip bırakırken, ezik bir gülümsemeyle bakışlarını kaçırır benden. Yine önündeki kâğıtlara gömer başını. Ne benim sorularım, ne de onun cevapları vardır. Akşama kadar ne çok yüz görürüm o masanın yanında. Konuşurken adeta sırça konakta mâaile yaşayan, hoşnut gönüllü şakıyan diller, telefon ahizesini yerine koyduktan sonraysa, bir tenhada özlemini, öfkesini, kırgınlığını dökmek üzere kaçışan gözler. Hiç değişmez. Bense, ona bile razı oldum.
Buraya geleli üç yıla yaklaştı. Ramiz Beyin vefatından bir yıl sonraydı. Yalnızlığın, artık paylaşılamayacak bir şey olduğunu, seslere, tıkırtılara kulak kesilmenin, pencereme sebepsiz her bakanın verdiği ürkek bekleyişlerin bitmeyeceğini anladığımda. Yanıma iki yarenim, kedim Bahtiyar’la kitaplarımı alarak çaresiz sığındım yeni evime. Çocuklar, yorgun bedenim ve kendi yağında kavrulan imkânlarımla ulaşamayacağım her biri bir yere dağıldıklarında, kendileri için planladıkları gelecekte bana ayrılan bir köşecik olmadığını da anlamıştım. Başka ülkeler, başka hayatlar, beklentiler, meşguliyetler, giderek azalan telefon görüşmeleri ve mektuplar. Hayatımın, sorgulama lüksümün, ve de zaman içinde anladım ki, ehemmiyetinin dahi olmadığı son çeyreğindeki değişimi bundan ibaret.
Bir kaç yıldır tanıdığım insanlar, ne gariptir ki evin insanı gibi benimseniyor. Zaten başka seçeneği de olmuyor kimsenin. En değerlisi, sevmeye gayret edişin onları. Gayret diyorum, çünkü her zaman kolay olmayabiliyor. Genellikle dinlemeye programlanıyorsun. Benim gibi ketumlar, ve ara sıra ziyarete gelenler bu grubun teslim alınmış kurbanları. Aslında herkesin hikâyesi benzer. Ortak paydası da vefasızlık, sevgisizlik ve ah etmelere kıyılamayan şefkatli öfke. Bu kelimelerin, dinletilince daha çok anlatılınca içi doldurulduğu sanılıyor. Herkes de biliyor öyle olmadığını, ama yine de burayı kabullenmenin, katlanmanın en kısa yolu olduğunda tereddütsüz hemfikiriz.
Güzellik yok mu hiç? Var elbet. Benim en sevdiğim detay kütüphane. Benimle birlikte birkaç kişi daha var ki, en sıkı müdavimleriz. Daha önce okumak isteyip bulamadığım, ya da fırsatımın olmadığı bir çok kitabı okudum diyebilirim. Silip süpürmeyle, pişirip taşırmayla, eve döndüğümde ne bana ne de arkamda bıraktıklarıma hiçbir getirisi olmayan kapı gezmeleriyle, televizyon karşısında cayır cayır yaktığım saatlerle meğer ne çok şeyi atlamışım. Kitaplarla bakıştığımda bunlar geliyor hep hatırıma. Aramızda birbirimize önerip üzerinde tartışabileceğimiz birilerinin olması da çok güzel.
Ve sabah, akşam kahveleri. İtiraf etmeliyim, mutfağımda pişirip, penceremin önünde içtiğim tek kişilik kahvelerimden daha hoş. Her ne kadar adıyla müsemma acı da olsa. . Pervin çok güzel fal bakar. Gerçi, fincanda genellikle kim neyi duymak isterse o çıkar. Yine de herkes baktırır. Ben hiç baktırmadım. Çünkü, fal bitiminde o yalancı uykudan uyanmak çok can acıtıyor.
Burada günün en güzel vakti, sabah erkenidir. Dışardaki iğde ağaçlarının kokusu açık pencerelerden doluşur odalara. Bir de kuşların cıvıltısı. Sadece özgür olanlarınki değil, hemen birçok odadan gelir kuş sesleri. Kiminin muhabbet kuşu, kiminin kanarya. Ya hırçın bir kızın, ya da afacan bir oğlanın adını üstlenmiş. Pervin’in de bir kanaryası var. Ara sıra odada serbest bırakır uyuşmasın diye. Benim Bahtiyar’ın ona zarar vermeyeceğini bilir. Yaşlı dostumun iki ön patisi felçli olduğundan, bırak kuş avlamayı benim yardımım olmadan doğru dürüst yürüyemez bile. Yine de mutlu bir hayvandır adı gibi. Mutfakta çalışan Hatice Hanım, kahvaltı ve yemeklerden arta kalan süt, peynir ve etlerden ona getirir her gün. Pek acır Bahtiyar’a. Belki iyileşir, güzelce yesin diye. Umut işte. Elif de ona çok güzel bir tasma yaptı geçenlerde. Kırmızı kadife kurdelenin ucunda ismi yazılı bir madalyon. Süslü oğlum benim. Kendisi gibi yaşlı birçok teyzesi ile yarışır bu konuda.
Sevdiğim şeyler arasında, mektup yazmak da vardır. Öyle bu binanın dışında, uzaklara giden ve cevabı beklenen mektuplar değildir onlar. Elif’le benim aramda sırlı bir anlaşmadır. Ben ona yazarım, pullu damgalı. Postacı getirir ona. Danışma masasında oturduğu yerden sallar zarfı bana kuzum gülümseyerek. Kapı aralığından görürüm. Cevap beklemediğimi bilir. Sadece, yazacak bir mektubum olmasını istediğimi bilir, hepsi bu.
En hareketli yer, ve yaşanan bir hayat olduğunun belirtisi televizyonun olduğu oturma salonudur. Küçük gruplaşmalar, ya da tek kişilik katılmalarla, seslerin bazen yükseldiği, bazen fısıltılara dönüştüğü, ıstaka ve tavla şakırtılarına sevimli yenilgi öfkelerinin karıştığı, akşamki maçtaki taktik hataları, enflasyon oranları, dış siyaset, ne olacak bu takımın hali gibi erkek, falanca dizideki kızın elbisesi, filancanın yelek örneği gibi kadın muhabbetleri. Sevimli, ama bir o kadar da hem gereksiz, hem olmazsa olmaz, hem yürek burkan gürültülü yalnızlık. Mekânın günlük rutin akışı.
Rahmetli annem, hayat Kırkikindi yağmurlarına benzer. Hava, yazın kavurduğu bir günde, aniden sular seller bastırır. Korunağın varsa ne alâ, yoksa vay haline. Sen sen ol, kapı yanında her zaman şemsiyen olsun derdi… Hayır, kapı ardına şemsiye bırakmıyorum. Ben, artık o yağmurlara bıraktım kendimi.
Burada mutluyum. Öyle hissetmek istiyorum. Zaten ötesi kalmadı, öyle görünüyor. Ardımda kalacak şeyler o kadar az ki. Benden önce yolcu etmeyi dilediğim Bahtiyar, bir tahta kutuya sığdırdığım onlarca fotoğraf, küçük patikler, saç tokaları, minik kurşun askerler. Sığdıramadıklarımı birlikte götüreceğim. Zaten hiç kimseye bırakamayacağım kadar ağır ve kalabalıklar. Çok sesli ama renkleri solgun. Birlikte susacağız, ve sessizce gideceğiz. ”
“Burada her gidiş ani ve vedasız olur” Olur ya hayatın olduğu her yerde aniden biter ve başlar bir şeyler…
Hele şu “Kırkikindi Yağmurları” na kahramanın kendini bırakışı…
Yüreğinize sağlık, okumanıza da yazmanıza da…