Seyfullah Sacit
Mat bir görüntü… ortadoğu toplumlarını tanımlarken kulllanabileceğimiz en açıklayıcı cümle bu olsa gerek. Kapalı ve muhafaza edilmiş değerler(!) toplamı…
Bu tarz toplumlar genellikle şeffafiyetten uzaktır. Şeffafiyet algısını sıcak iklim kuşağında yaşadıkları için mahremiyete saldırı olarak düşünürler. Bu durumun sebeplerinden biri -ki bence en ön planda olanlarından biri- bu tarz toplumlarda şehvet denilen olgunun çokluğu her düşünce tarzının alt yapısında az çok bulunur olması bu tarz kapaliliga sebep olur. Batı dünyasının dışında bir özel alan belirleriz. Ne yazık ki bu mahrem alanın içine fikir, sanat, bilim gibi kamusal değerler de girdirilir. Bu ise tekelleşmeye sebep olur.
Bu durum bir çok açıdan açıklanabilir bir durumdur. Ben yalnızca fikirsel planda bir açıklama ile yetinecegim. Ne yazık ki insanımız da dahil olmak üzere ortadoğu toplumlarında bu kapalılik hali iki sonucu doğurdu.
1- Eleştirel düşünce eksikliği ve eleştiriye kapalı olma
2- İnsanların kendilerini ifade etmekten korkmaları…
Bu iki çıkarımın ilkini zaten toplumun her bölümünde gündelik hayat içerisinde görüyoruz. Biraz gözlem yapmak anlama babında yeterli olacağından ben 1. Nokta üzerinde durmayacağım.
İkinci noktaya gelince, evet, daha çok anlaşılmak isteyen insanların kendilerini anlatamadığı bir coğrafya ortadoğu. İfade etmedikleri her şeyi karşıdaki kitlelerin anlamasını beklemeleri bir paradoks oluşturuyor. Diğer taraftan anlaşılmama veya yanlış anlaşılma kavramları da buna göre şekilleniyor. Aşırı derece de sübjektif bir yapı olarak ortaya çıkan düşünsel yapıda bu yüzden gerçeği manipüle etmek çok kolaydır. Kavramların her an içi boşaltılıp yeniden doldurulabilir. Evrensel değerler dışındaki genelgecer doğrular hayata hakim olmaya başlar.
Diğer taraftan derin bir düşünsel yapıya da adım attırır. His ve duygu dünyası gelişen bir toplumsal hayatta sanat on plana çıkacağı yerde sanatta aynı sebepten aforoz ediliyorsa bir paradoks daha karşımıza çıkar.
Öte yandan insan ilişkilerinde ise çoğu zaman zanların hakim olmasına sebep olan şey yine bu kapalılık ve ifade eksikliğinden kaynaklıdır. Araştırma yerine onca yıl hislerine güvenen insanların sonunda eleştirel olarak kendilerine veya dünyaya bakmaları düşünülemeyeceği için Eric Hoffer’in “Kesin Inançlılar”ı ortaya çıkmaya başlar. Düşünce bazlı olmayan duygusal bağlılık hastalığı diye nitelendiriyorum ben bunu…
Her şeyi gizleme hastalığı buradan çıkıyor. Asıl mahremiyet alanımızla alakalı olan durumların ise açıkça ortaya döküldüğünü de yine bu tarz toplumlarda görüyoruz. Bu ne yaman çelişki…
Kısacası, çok uzatmayayım, şeffafiyet denilen olgu mahremiyet sınırlarımızın herkese açılması değil, kamusal olanın kamuya iade edilmesi demektir. Gereksiz olarak her şeyi gizleme çabası içinde bulunmak zanlara ve zanlar da anlaşmazlığa götürür…
Gizlilik ve şeffaflık arasındaki o dengeyi tutturabilseydi toplumumuz “mahremiyet” i de “dürüst” lüğü de yaşar ve yaşatırdı.
Kaleminize sağlık. Sosyal meselelere de bakmaya ihtiyacımız var bu tür yazılarla.