Şerif Aydın: Yazarların roman ve hikayelerdeki karakterlerde genellikle kendileri de vardır. Birçoğunun çocukluk dönemlerinin izlerini eserlerinde bulmak mümkün. Sanırım sizin romanınız da erken yaşlarda gördüklerinizin etkilerini taşıyor, çocukluğunuzdan biraz bahsedebilir misiniz?
Natalie M: Genel itibariyle, çocukluğumun erken dönemlerinde diplomatik bir ailede büyüdüğüm için birkaç farklı ülkeye taşındık. Vancouver’da doğdum ama sonra Jamaika’da yaşadık, ardından Yeni Zelanda’da yaşadık ve sonra da Avusturya. Sanırım Avusturya önemli bir zaman dilimi, en azından ilk romanım için önemli bir zaman dilimi çünkü romanım Avusturya’da yaşadığım bir şehirde geçiyor. Avusturya’dan sonra Kanada’ya geri döndük ve liseyi Kanada’da bitirdim, bu yüzden kesinlikle Kanada’yı ev gibi hissediyorum ama gençken yurtdışında yaşıyorduk.
Şerif A: Romanınız Viyana’da geçiyor, kurgunun özellikle çocukluğunuzu yaşadığınız Viyana’da geçmiş olmasının özel bir sebebi var mı?
Natalie M: Aslında, romanın geçeceği yerle ilgili karar verme çabam var mıydı, bilmiyorum. Hikaye, Viyana’da, terk edilmiş Yahudi mezarlıklarına bakan bir adam ile ilgili. Aklımda kalan ve kalbime çok dokunmuş olan Viyana mezarlıklarının özellikle birinin, bir resmini kafamda, hafızamda tuttuğumu düşünüyorum, romanımdaki bu karakter burdan çıktı ve sonra hikayesi ordan devam etti…
Şerif A: Aslında her yazara sormak istediğim bir soruyu size de sormak istiyorum. Yazma faaliyeti ile ilgili özel bir takvim veya zaman ayarlamanız var mı?
Natalie M: (Gülüyor) Yazma ile ilgili bir planım var mı, muhtemelen birden fazladır. Aslında ben, gerçekten, yazmak için zaman peryodunun geniş olmasını istiyorum ve öyle seviyorum. Ama sanırım bunu aşmalıyım. Genellikle en az birkaç saatlik (yazmak için) özel ayrılmış zamanları arıyorum, bu yüzden iş takvimimin dolu olduğu zamanlarda yazma işinde pek iyi olamıyorum. Genellikle tüm bir akşamımın veya sabahımın boş olduğu zamanları gözetliyorum veya çalışmadığım günler olursa tüm bir öğleden sonra gibi bir zamanı ayırabiliyorum. Sanırım hayatımın çoğu zamanını yazmaya ayırmanın bir lüks olduğunun farkına vardım, çünkü bir işyerinde (akademisyenlik) düzenli çalışma saatlerim var. Ama sürdürülebilir bir yazma faaliyeti için sanırım kendim zaman icad etmeyi öğrenmem lazım. Yarım saatlik, bir saatlik periyodlar veya sabah biraz erken uyanıp bi şeyler yapma gibi… Bu da biraz zor gibi çünkü uzun projeler
için (hikaye ve roman) yaklaşık yirmi dakika kendimi hikayenin ve karakterlerin dünyasına göre hazırlamaya çalışıyorum. Sanırım böyle bir aşamada biraz daha uzun zaman dilimlerine ihtiyacım oluyor.
Şerif A: Sizin aynı zamanda şairlik tarafınız da var ve şairlerin mantıktan çok duygusal tarafları daha güçlü. Şunu merak ediyorum, romanı yazarken şairlik yani duygusal yönünüzü kullandınız mı, bir de sanırım romanınız için seçtiğiniz konunun tarihsel bir geçmişi var?
Natalie M: Evet, ilginç. Şunu demek istiyorum, bu kitabı ortaya çıkarmak için sanırım elimde ne varsa bunların tamamını kullandım. Çünkü senin dediğin gibi, kesinlikle bir taraftan tarihi bir konuyu işliyor ama sadece tarihteki sıkıntılı bir konuyu değil bir de tarihte çok dehşet ve endişe verici olaylar dizisini işliyor ki bunlar hala hafızalarda yaşayan vakalar. Haliyle bu mesele doğrulara ulaşma ve bir hikayeyi anlatırken o sorunları yaşayan insanlara neler olduğuyla ilgili karışıklığa düşmeme benim için önemliydi. Ama aynı zamanda bu kitabı yazarken benim için çok önemli bir şey, sanırım bir ses ve onu başaran bir form bulmuş olmamdı. Bu kitabı okuyan insanlar için muhtemelen oldukça dikkat çeken bir şey, anlatımın birinci kişi ile üçüncü kişi arasında değişmesi, gidip gelmesi. (Bir taraftan da yaratıcılık dersi verdiği için ona gönderme yaparak bir hatayı itiraf ediyor) Aslında bu kısmı yaratıcı yazma tekniklerini öğretiyorsanız insanlara asla yapmaması gerektiğini söylediğiniz bir şey. (Mahcubiyetle tamamlıyor.) Bir çeşit hataydı. Ama bununla bi şeyi anlamaya çalışıyordum, kendisi bir hikayeyi nasıl anlatacağını anlamaya çalışan bu karakteri yakalamaya çalışıyordum. (Bir kahraman)bir hikayeyi anlatmakta gerçekten zorlanıyorsa, belki olay kendi başına gelmiş biri, yani birinci kişinin ağzından değil de başka birine olmuş gibi anlatmayı deneyebilirdi. Bu şekildeki değişim etkisi (olayın bazen birinci kişinin ağzından bazen üçüncü kişinin ağzından anlatılması) belki biraz daha şiirsel tarafa yönelmiş olup direk tarihle uğraşmamış oluyor.
Şerif A: Yazma sürecinizle ilgili bir konuyu merak ediyorum, aynı sayfayı birden fazla kez yazdığınız oluyor mu?
Natalie M: Muhtemelen her sayfayı birden fazla kez yazıyorum, yani bazı noktalarda demek istiyorum. Sanırım bu, tüm sayfada ne yazmayı düşündüğünüze bağlı, ancak yine de çok fazla revizyondan geçiyorlar ya da en azından benimkiler öyle oldu. Bir kitapta birden fazla kez yazmadığım birkaç bölüm var. Az olabilir ama öyle, mesela giriş kısmı az veya çok ilk yazdığım gibi duruyor. Çoğu zaman da bir bölümü yazıp bitirdikten sonra “iyi değil” deyip tümüyle siliyordum, evet, sonra tekrar başlıyordum.
Şerif A: Romandaki karakterlerle ilgili bir şey sormak istiyorum. Roman, “Holocaust -Yahudilerin Hitler tarafından uğradığı soykırım- sonrası Yahudi bir adam, Josef, ile eşinin hayatını konu ediyor, bize Joseph’i anlatır mısınız?
Natalie M: Evet o yüzden kitabın ana karakteri, tüm hikayenin onun bakış açısıyla anlatıldığı bir karakter. 1909’da doğan Yahudi bir adam. Birinci Dünya Savaşı’ndan önce büyüyen, Birinci Dünya Savaşı sırasında erişkin yaşa geliyor ve daha sonra savaşlar arası dönemde yaşlanıyor. O zamana göre de çok sıradan bir hayatı var, babasının çalıştığı aynı şirkette çalışıyor, evleniyor, bir çocuğu var, genel olarak politikaya karışmıyor. Sanırım ona has olan bir özellik, Viyana’nın ihmal edilen Yahudi mezarlıklarına olan bağlılığıdır. O, mezarlıklara kendini ilk verdiği zamanlarda ihtimal ki mezarlıklar ihmal edilmemişlerdi, birinci dünya savaşından sonra ve Yahudi toplumuna yapılanlardan sonra oldu. Ama Josef manevi yönünü keşfetmeye başlayınca ve Yahudi kimliğinin inanç yönünü tekrar keşfedince Viyana’daki mezarlıklarla irtibatı başlıyor ve onlara çok bağlanıyor. Her şeyden önce Anschluss olayı, Nazi Almanyası Avusturya’yı ilhakı, vuku bulunca Josef ve karısı Avusturya’dan kaçabilmek için ayrı yaşıyorlar. Joseph’in Yahudi olmayan bir arkadaşı Friedrich onlara yardım ediyor, bu daha sonra Nazi partisine katılıyor. Onların kaçmasına yardım ediyor. Ve daha sonra kitapta, arkadaşının ne yaptığını ve savaş boyunca arkadaşının neye dönüştüğünü ve savaştan sonra büyük ölçüde ölülerle olan bağı nedeniyle Viyana’ya döndüğünü görürsünüz. Ve bir şekilde geri dönüp birinin bu olayları hatırda tutması gerektiğinden emin olma fikri, ve gerçekleşen bu ihanetlerle yüzleşmek zorunda kalma.
Kitap, hatıralar ve ölümle mücadeleyi anlatan bir kitap olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden elbette genel bağlamda sadece doğal anlamda ölüm değil, toplu katliam gibi ölümler maalesef. Hatıralar, ölümler ve acılarla ilgili sorularla ilgileniyor ve ayrıcı bazı düşünceleri hatırlama, geri getirme, gündemde tutma gayreti…
Josef’in öyle bir görevi var, ölenleri, ruhlarını canlı tutma, hatırda tutma…
Şerif A: Yazarlar toplumda tanınan önemli figürlerdir. Yine bu soruyu da gördüğüm her yazara sormak istediğim bir soru olduğu için size de sormak istiyorum. Bir yazar olarak toplum içinde bir rolünüz, topluma karşı bir göreviniz olduğunu düşünüyor musunuz?
Natalie M: Sanırım var, ama bunu söylemekle Holocaust ile ilgili 2018’de Kanada’da kitap yazmış biri olarak önemli biri olduğum şeklinde bir hisle öne çıkmak istemiyorum. Ama kesinlikle, (yazarlık) her şeyden önce bana hatıraları canlı tutma imkanı verdiği kesin. Kitaplar, insanların yaşadıkları ve çok çabuk unutulup gidecek bu olayları en etkili bir şekilde yaşatma yoludur diye düşünüyorum. Bu noktada kurguda bile bu anıları canlı tutmak sanırım değerli bir hedef. Kitabı yazdığım zamanlarda bir taraftan da araştırma
yaparken Holocaust olaylarından önce meydana gelmiş birçok retorik olay bana ürkütücü gelmişti, ve bunların birçoğu bana tanıdık gelmişti. Ve hatta sanki bazı söylemleri, siyasette, Kuzey Amerikada bile duymuşum gibi gelmişti bana. Belki anaakım siyasette değil, ancak onlarca yıl ikinci Dünya Savaşı olaylarına yol açan konuşmalara garip bir şekilde benzeyen çeşitli tarzda konuşmalar vardı. Birileri bu kitabı okuduğunda bugün konuştuğumuz şeylerin 1935 yıllarında konuşulan şeylere tuhaf bir şekilde benzediğini görecek. Lütfen lüften diyorum, şu zamanda daha öncekilerin gittikleri yoldan gitmediğimizden emin olun. Bunun bir tür uyanış için çok yararlı olabileceğini düşünüyorum. Bu tür duyular geçmişte de çok farklı değildi. Şimdi de insanlar aynı insanlar, siyaset kesinlikle benzer sonuçlar üretebilir.
(DEVAM EDECEK…)