ŞERİF AYDIN
“Anadolu sürgünü bol, sürülmesi kolay bir ülke…
Aşığı olduğu kadar kırığı da çok olan bir yurt…”
Türk ve dünya edebiyatı kalemini sürgünde bırakmışların edebiyatıdır. İtiraz edecek bir sözü olanların sürgün listesinde ismi geçtiğini görmek mümkündür. Gittikleri ülkelerin dilini öğrenseler de, özgürlüğü o tapraklarda tatmış olsalar da dilin sürgünlüğü hep sürüp gitmiş. Kimisi özgürlüğü savunmuş da sürülmüş, kimi haksızlığa isyan ettiğinden… Satırlarında asi bir ruhun değil, baş eğmeyen bir fıtratın izleri var. Bu ise tek sesliliği istemeyen iktidarların listesine girmeye ve canı kadar sevdiği topraklardan koparılmaya sebep sayılmış.
Kimler yok ki bu listede. Sağcısı-solcusu, dindarı-seküleri, milliyetçisi-liberali… Sözün özü güç kimin elindeyse kan uyuşmazlığı yaşadığı öbür mahallenin özgür ruhlu çocuklarına ülkeyi yasaklamış. Bu yasakların kimi aylar kimi yıllar sürmüş, kimileri büyük bir özlemle hasret şiirlerini yazmış kimi adına memleket hikayeleri diyeceği öyküler kaleme kalmış. Sürgünde olan kalemler geldiği toprakların dilini öğrenseler de Osman Necmi Gürmen’in dışında hepsi eserlerini kendi dilinde yazmış. Aslında şöyle diyeyim. Gurbet dev kafaların meskeni olmuş Türk edebiyatı için.
Bu dil hasreti sadece Türk edebiyatına mahsus değil, tabi ki. Otuz yıla yakın Paris’te oturan Arjantinli yazar Julio Costazar, İspanyolca yazdığı sürece ülkesinden uzakta olmadığını ifade ediyor. Asturias bundan farklı değil. Peru’lu Manuel Scorza, Ant dağlarının meltemini Paris’te satırlara döküyor.
Yakın tarih sürgünü en fazla yaşayan ülkelerden biri hiç şüphesiz Nazi Almanyası’dır. Türkçede sürgün edebiyatı diye toparlanan bu kalemler Almanya’da ‘Exilliteratur’ adı altında yani ‘sürgün edebiyatı’ adı altında toplanmıştır. İlginç olan ise bugün dünya edebiyatına giren Alman modern klasiklerinin başlıca yazarları işte bu isimlerdir: Broch, Heinrich Mann, Brecht, Thomas Mann, Musil, Werfel, Döblin, Zuckmayer, Zewing gibi. Kimileri kıta değiştirmiş kimileri ülke. Viyana, Amsterdam, Paris, Moskova, İsviçre kentleri, İskandinavya, Amerika, Arjantin, Şili, Birezilya ve Meksika gibi ülkeleri mesken tutmuş bu kalemler yıllar sonra unutulmaz izler bırakacak eserlerini buralarda vermişler.
Bu sürgün yılları ise geride kalanların haberi ve hasretleri yer yer hikayelere ve romanlara konu olmuş. Refik Halit Karay’ın da belirttiği gibi sürgünde memlekettekilerle haberleşmek en büyük teselli kaynağıdır. Mektuplar bu sürecin en önemli şahitleri. Namık Kemal’in Malta Mektupları, Nazım Hikmet’in Piraye’ye Mektuplar gibi. Türk edebiyatı için önemli bir tutan ve yer yer grur abideleri denebilecek bu kalemler Anadolu tarihi için bir kare lekedir yaşadıkları. Birkaçını örnek vereyim.
1618’de doğup 1694’te vefat eden NİYAZİ-İ MISRİ yanık bir şairdir. Kelimelerinin gücü kulaklarınıza iner, ordan da kalbinize. Saray tarafından Edirne’ye çağrılan Mısrî, bazı sözleri beğenilmez, bunun üzerine Rodos’a sürgün edilir. Rodos Osmanlı devrinin sürgünlerine ev sahipliği yapmış bu yönüyle talihsiz bir mekan. Rodos sürgünü 9 ay sürer Misri’nin. Sürgünden sonra Bursa’ya dönen şair, halk ve bilim adamları arasında fikirleri anlaşılamaz, suçlanır ve fikirleri dolayısıyla Limni Adası’na sürgüne gönderilir. Eserlerinden anlaşıldığı kadarıyla oldukça sıkıntılı geçen bu sürgün, yaklaşık 15 yıl sürmüştür. 78 yaşında bir pir-i faniyken tekrardan Limni Adası’na sürgün edilir. Bu son sürgün Mısrî’yi ciddi yıpratır ve şair bu adada 1694’te hayata gözlerini yumar.
KEÇECİZADE İZZET MOLLA 1785-1829 yılları arasında yaşar.
Suçu “Halet’in canını hakk, malını aldı mirî
Kaldı ehl-i hasede hâyeleriyle kîri” beytini tanzim etmek, devrin sadrazamı Hamdullah Paşa aleyhinde söz söylemek ve devlete karşı olmak. Bu iddialarla 1832 yılında Keşan’a sürgün edilir. Keçecizade sürgün edilmesini ve devlet karşıtı olarak gösterilmesini hak etmediğini söylese de dinleyen olmaz. Sürgünde kaleme aldığı “Mihnet- Keşan” adlı eserinde şöyle dile getirmiştir:
“Değildi sözümüz devlete itiraz
Edenlerde varsa bula inkıraz
Dedim onlara ömrünüz çok ola
Hıyanet eden devlete yok ola”
Türkiye ile Rusyanın karşı karşıya geldiği bugünlere tevafuk eden bir durum var şairin hayatında.
Keçecizade, Osmanlı-Rus savaşı öncesinde arkadaşlarıyla birlikte bu savaşa girecek gücün ve moralin yeterli olmadığını, Osmanlı’nın savaşa hazır olamadığını içeren düşüncelerini padişaha bildirir. Eğer bu sıkıntılara rağmen savaşa girilirse, savaşın ağır kayıplar getireceğine yönelik bir “Layiha” hazırlayıp saraya sunar. Ne mi olur? İzzet Molla bu Layiha’nın üzerine 16 Eylül 1828 yılında Sivas’a sürgün edilir. Tarih onu haklı çıkarsa da sürgünü yaşayan kendisi olur yine de.
ALİ SUAVİ, yazı hayatının başka bir trajikomik vakası. Suavi 1867 yılında çıkan Muhbir gazetesinde yazmaya başlamıştır. Burdaki yazılarında sosyal sıkıntıların yanı sıra hükümeti eleştiren yazılara da kaleme alır. Muhbir Gazetesi’nin 31. sayısında Belgrad Kalesi’nin Sırbistan’a terk edilmesini çok sert bir dille eleştirmiş ve hükümetten hesap sormuştur, bazılarımızın Süleymanşah türbesini sorguladığından soruşturma yediği gibi. Bunun üzerine Muhbir hükümet tarafından kapatılır; Ali Suavi ise Kastamonu’ya sürgün edilir. Acı bununla kalmıyor, bugüne de ışık tutuyor. Neden mi? Suavi Sürgün nedenini ısrarla sorunca “Hasbe’l-İcab” (Durum dolayısıyla) cevabını alır. Evet “Hasbe’l-İcab yani günümüzün izahı olmayan olağanüstü hal gibi. Böyle icab etti diye bir kalem sürgün yaşar…
Vatan şairidir NAMIK KEMAL, öyle bilinir Türk edebiyat tarihinde ve sevilir ama vatanında sürgün yaşayanlardan biridir aynı zamanda. Namık Kemal’in meşhur eseri “Vatan Yahut Silistre” oyununun 1 Nisan 1873 gecesi İstanbul’da Güllü Agop’un Gedik Paşa’daki tiyatrosunda sahnelenmesi halkı coşturup olaylar çıkmasına neden olmuştu. Bu konuda İbret Gazetesi’nde yayımlanan yazılardan sonra gazete bir daha çıkmamak üzere kapatıldı, basın susturuldu. Hesapsız sualsiz öyle istedi Namık Kemal ve dört arkadaşı yargılanmadan sürgüne gönderilir. Devlet büyükleri öyle istedi diye hesapsız, sualsiz Namık Kemal Magosa’ya sürülür. Sürgün yılları uzun sürenlerden biridir vatan şairi ama münbit bir yazı hayatı da olur burda. Magosa sürgünü 38 ay süren Namık Kemal; burada Gülnihal, Akif Bey, Zavallı Çocuk, Kara Bela ve Celâlettin Harzemşah gibi oyunlarını yazar. Ayrıca Namık Kemal Magosa’da İntibah, Tahribi Harabat, Takibi Harabat, İslam Tarihi gibi önemli eserlerini kaleme alır. Sürgüne gönderen eller bir süre sonra insafa gelir, her zaman olduğu gibi, veya gelmek zorunda kalır. Namık Kemal, 30 Mayıs 1876 yılında çıkan genel af sonucunda yurda döner ama dört yıla yakın süren hasretlik ruhuna işlemiştir. Namık Kemal, II. Abdülhamit’e gösterdiği tepkiden ve padişah aleyhinde yazdığı şiirler ile birlikte; yaptığı sert eleştiriler sonucunda tutuklanır. Bu arada her nekadar Abdulhamid eleştirilmek kesim tarafından vatana ihanet, değerlerine saldırı olarak algılansa da, şunu da inkar etmiyorlar: Bu devir “HAFİYE” teşkilatı çok genişlemiş toplum birbirini gammazlamak için fırsat kollamış ve toplum içten içe güvensizlik ülkesi haline gelmiştir. Bu ortamda Kemal 5 ay hapiste kaldıktan sonra Midilli’ye sürgün edilir. 19 Temmuz 1877 yılında Midilli’de sürgündeydi, burada da yazmaya devam etti. Vatan Mersiyesi, Vaveyla, Bir Muhacir Kızın İmtidadı adlı ünlü şiirlerini burada kâğıda geçirir. 2 buçuk yıl sonra Namık Kemal affedilir ve Midilli’de kalmaya devam eder. Bu süre zarfında “Cezmi” adlı tarihi romanını yazar. Tarih, eserleriyle onu tanısa da o idarecilere kırgın bir şekilde hayata veda eder.
AHMET MİTHAT EFENDİ 1844- 1912 yılları arasında yaşadı. Başka bir Rodos sürgünüdür. 1873 yılında sahnelenen “Vatan Yahut Silistre” adlı Namık Kemal’in yazdığı oyunun sahnelenmesinin ardından çıkan olaylarla birlikte suçlu bulunup sürgüne gönderilen beş gazeteciden biridir Ahmet Mithat. Otuz sekiz ay süren sürgünü sırasında yazmaya devam eden Ahmet Mithat Efendi Rodos’ta çok sayıda eser yayınlar. Rodoslu çocuklara dersler verir; “Medreseyi Süleymaniye” adlı bir ilkokul açar. En üretken dönemlerinden birini yaşayan Ahmet Mithat “Hasan Mellah”, ”Hüseyin Fellah” ve “Dünyaya Yeniden Geliş” gibi önemli eserlerini burada yazar. İstanbul’da çıkan “Kırk Ambar” dergisine yazılar gönderir. Abdülaziz’in vefat etmesi üzerine taht el değiştirince bir afla güzel İstanbul’a geri döner.
Bir başka Rodos sürgünü, Ebuzziya Tevfik’tir (1849-1913).
Suçu Namık Kemal ile aynı. 1873 yılında Vatan Yahut Silistre oyunun Gedik Paşa Tiyatrosu’nda sergilenmesinin ardından İbret ve Sirac gazeteleri kapanır; beş gazeteci yargılanmadan sürgün edilmişti, Ebuzziya Tevfik onlaran biri. Boş durmaz burda ve Rodos sürgünü sırasında mahpusların eğitimi ile ilgilenirken bir yandan da “Zindanda Muharrir” adlı dergiyi çıkarır. Victor Hugo’nun “Angelo” adlı eserinde Türkçeye uyarladığı “Habibe veya Semahat-ı Aşk” adlı kitabını yazar. Sadece bunlar değil, onun için bir yazım merkezine dönüşen bu Rodos’ta “Numune Edebiyat-ı Osmaniye” adlı kitabını meydana getirir. Peki Ebuzziya Tevfik ne zaman affedildi? Sultan Abdülaziz’in tahttan indirildikten sonra. 10 Haziran 1876’da İstanbul’a dönebildi. Tarihin, sürgün kalemler için çizdiği bir kavşaktır iktidarların el değiştirmesi.
Sanırım birçok kişinin ezberindedir ve mırıldanır bu satırları:
“Uçun kuşlar uçun burada vefa yok
Öyle akarsular, öyle hava yok
Feryadıma karşı aks-i seda yok
Bu yangın yerinde soğuk kül vardır.” Bu hüzün dolu mısralar RIZA TEVFİK BÖLÜKBAŞI’nındır. 1869-1949 yılları arasında yaşar. Sürgün ve gurbet yıllarında kendi ülkesine dönemeyince kuşlara seslenir ve onları yollar ülkesine… Hazin, değil mi? Milli mücadele aleyhtarı Ali Kemal’in linç edilmesi üzerine 8 Kasım 1922 de ülkeyi terk eder. Daha sonra TBMM’nin kararıyla “Yüz ellikler” listesinde yer alır. Listede yer almasının sebebi Sevr antlaşmasını imzalayan heyette yer almasıdır. Mısır’a gider. Oradan sonra Ürdün’e gider, altı yıl Ürdün de kalır.
Bir başka sürgün mekanı Malta’dır. SÜLEYMAN NAZİF Malta sürgünlerinden. Ülkenin kaous günlerinde yaşar. Nazif kaleme aldığı “Pierre Loti Günü”nde işgalciler hakkında sarf ettiği sözler sebebiyle İngilizler tarafından Malta’ya sürgün edilir. Yazar 23 Mart 1920 Salı gecesi bir harp gemisi olan Rezolişin adlı gemiyle Malta’ya sürgüne gönderilir. Ülkesinin idaresinden sürgün yiyenlerin yanına bir de yeni bir sürgün çeşidi eklenir. Malta’da 20 ay devam eden esaret hayatı Nazif ’teki vatan hasretini, parçalanmış ve işgal edilmiş yurdu karşısında hissettiği ıstıraplarını daha şiddetlendirmiş ve ona en güzel vatan ve iman şiirlerini yazdırtmıştır. Sürgün ve gurbet onun yazmasını köreltememiş. Gurbet havası içinde terennüm ettiği “Malta Geceleri”, “Daü’s Sıla” ve “Son Nefesimle Hasbihal’ kaleme almış.
İstiklal şairi MEHMET AKİF ERSOY 1873-1936 tarihlerinde yaşar.
Milli Mücadele kazanıldıktan sonra Atatürk’e karşı sert ve şiddetli muhalif olanların arasında yer alan Ali Şükrü Bey gibi isimlerle yakın arkadaşlığı ve bu muhalif isimlerin bazılarının adının Atatürk’e suikast planlarına karışması nedeniyle bugünlerde makul şüphe ile içerde tutulan bir muameleye benzer durumla “doğal şüpheli” durumuna düşmesinden sonra polis ve istihbarat takibine alınır. Bu durum Akif ’i üzer. Bu devirde de korkular devam eder devletin. Bir yerde yanan kıvılcımın bin yerde izi aranır ve binler tutuklanır. Bu koşulların hüküm sürdüğü yıllarda Akif ’in kurucusu ve yazarı bulunduğu Sebilürreşad dergisi “Şeyh Said, Sebilürreşad okuyormuş, isyana senin dergin de sebep oldu.” denerek kapatılır ve sahibi Eşref Edip, Fergana da yakalanarak istiklal mahkemeleri tarafından idamla yargılanmak üzere tutuklanır. Mehmet Akif artık sıkılmıştır, onun tabiriyle peşindeki “polis hafiyesi” ile gezmekten. 52 yaşındayken Mısır’a gitmeye karar verir. 11 yıl Mısır’da kalır ama burda boş durmaz Türk Dili ve Edebiyatı dersleri verir. 63 yaşında çok hastayken, vefatını hissetmiş olacak ki Anadoluya dönmeye karar verir. Vapur Çanakkale’den geçerken İstanbul’un camilerini görünce ağlamaya başlar Akif. Milli mücadelenin önderlerinden Mehmet Akif Ersoy, kendi vatanında makul şüphe muamelesi görür. Yaşadığı vefasızlığı derinden vurur onu ve sürgün dönüşünden beş ay sonra vefat eder.
Ve sondan bir önceki örnek Refik Halit Karay olsun. Refik Halit, Sadrazam Şevket Paşa’nın öldürülmesi üzerine Cemal Paşa tarafından hazırlanan sürgünler listesine eklenilerek Sinop’a sürgüne gönderilir. Karay, Sinop’a sürgün edilmesinin nedenini “Minelbab İlel- mihrab ” adlı kitabında Talat Paşa’yı kastederek yazdığı “Hırkaya alışanlar birden bire frak giyerlerse gülünç olurlar.” cümlesine bağlar. Refik Halit Karay ilk olarak 1913 yılında Sinop’a sürgün edilir. Muktedirlerin, her zaman olduğu eleştirilmeye tahammülü olmayınca söylenen sözler sürgün ile neticelenir ve öyle olur. Bir yer kesmez birden fazla yere sürerler Refik Halit’i. Sinop’tan sonra 1916 yılında bu kez Çorum’a sürülür, daha sonra Ankara’ya oradan da Bilecik’e gönderilir. Refik Halit sürgün olarak Anadolu’yu karış karış dolaşır. Yukarda bahsettiğim örneklerde olduğu gibi kimi zaman iktidar el değiştirince, kimi zaman da büyüklerin öfkesi geçince bir af çıkarıp sürgünleri kaldırdıkları gibi bu sefer de öyle yapılır ve Refik Halit Karay affedilir, O da 1918’te İstanbul’a geri döner. Ülke onu taşımaya hazır değildir, İstanbul’a döndükten sonra maruz kaldığı baskılara dayanamayarak 1922 yılında ülkeyi terk eder. Beyrut’a giden Halit Karay buradan da “Cünye” ye gider ve 1927 yılına kadar burada kaldıktan sonra bir süre Halep’te kalır. Bir daha af ve bir daha ülkeye dönüş, sene 1933. Yazar Anadolu’da geçirdiği süre boyunca yaşadıklarını ve gördük lerini birleştirerek “Memleket Hikâyeleri” adlı eserinde anlatır. Sürgün yıllarını ise “Minelbab İlelmihrab” adlı hatıra kitabında ele alır. Refik Halit sürgündeyken kaleme aldığı “Boz Eşek” adlı hikâye kitabıyla adını duyurur.
Solun önemli kalemlerinden biri NAZIM HİKMET RAN. 1902-1963 yılları arasında yaşar.
Nazım Hikmet Ran 1921’de gittiği Moskova’da, devrimin ilk yıllarına tanık olur ve Komünizm ile tanışır. 1924’te Moskova’da ilk şiir kitabı “28 Kanunisani” yayınlanır. O yıl Türkiye’ye dönerek Aydınlık Dergisi’nde çalışmaya başlar, ancak dergide yayınlanan şiir ve yazılarından dolayı on beş yıl hapsi istenince tekrar Sovyetler Birliği’ne gitmek zorunda kalır. Yine bir af ve yine bir sürgün için umut. 1928’de Af Kanunu’ndan yararlanarak Türkiye’ye döner. Resimli Ay Dergisi’nde yazmaya başlar. 1938 yılında ağır bir cezaya, yirmi sekiz yıl hapis cezasına çarptırılır. İnsan ömrü için çok fazla olan 12 sene tutukluluktan sonra askere alınacağı ve öldürüleceği endişesiyle bir kez daha kaçmak zorunda kalır. 1950 yılında Sovyet Birliği’ne giden Nazım, 25 Temmuz 1951 tarihinde Bakanlar Kurulunca Türk vatandaşlığından çıkarılmasının ardından Polonya vatandaşlığına geçer. Acı bir durum değil mi yine? Acı ki ne acı… Yazanların sürgünü yetmiyor, hapsi yetmiyor bi de vatandaşlıktan silinmesi. Sovyetler Birliği’nde Moskova yakınlarındaki yazarlar köyünde ve daha sonra da eşi Vera Tulyakova (Hikmet) ile Moskova’da yaşar. Boş durmaz Nazım ve memleket dışında olduğu zamanlarda konferanslar verir. Ama Nazım Hikmet’deki memleket özlemi hiç dinmez, işte şu dizeler birer kanıttır:
“Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
Bu memleket bizim.” Evet o memleket, onu ve onun gibileri sürgün de etse vatandaşlığı da silse, onların.
Sözün özü yazmakla bitmeyecek ve bir dergi için hacimli olabilicek bir konuyu burda bitireyim. Anadolunun bir özür borcu var bu kalbi kafası büyük kametlere. Bugün de sürgünde zindan birçok yazar ve şair var. Tarih bunları sürgünler listesine kaydetti ama onlar yazdıkları eserlerle tarihin bugüne taşınmasına yardımcı oldular. Bundan sonra da sürgünler olacak ve yazarın misyonu bugünü yarına yarına sonraki nesle taşımaktır. Ucunda sürgün, hapis vatandaşlıktan çıkarılma olduğunu bile bile….
Kimi Rodostan seslendi sevdiklerine kimi Malta’dan, kimi Beyrut, kimi Mısırdan. Batının kalbinde olan Alman şair ve yazarların Viyanadan, Şili’den Amerika’dan seslendikleri gibi… Bugün de kimi Almanya’dan kimi Fransa’dan kimi Kanada’dan sesleniyor kimi ise hala Anadolu’da dört duvar arasında…
Anadolu sürgünü bol, sürülmesi kolay bir ülke…
Aşığı olduğu kadar kırığı da çok olan bir yurt…