Uzun zamandır kafamda deli bir cümle dolaşıyor, Hafız, bilmiyorum neden.
“İslamcı ve sağ kesim edebiyatı aşkta da korkaktır devrimde de.”
Makalesini yazmayacağım bunun, izini sürmeyeceğim. Aşk ve korkularının röntgenini de çekmeye çalışmayacağım bu dünyanın ama yıllardır eserleri filmleri ve şiirleriyle büyüdüğüm bu toplumun güdük kalmış bu yanını konuşacağım bugün. AŞK ve DEVRİM, Hafız.
Devrimle başlayayım.
“Edebiyat, devrim ister” mi desem, yoksa “Devrim, edebiyat ister” mi? Ne fark eder ki, diyeceksin. Farkı şu:
İlkinde edebiyatın kalıplara sığmayan, etrafı çevrelenemeyen, coşkunluğu ön planda olan bir kısrağın deliliği var. İkincisi, kararan sokakların en kuytu köşelerine bile sızıp aydınlatacak coşkun aydıntlatma fişeği… Karanlık bir tünelde ışığa açılacak kapıyı arayan, aralayan ışık. Kulağımda bir fısıltı ve karşımda itiraz eden umursamaz bir yüz şeklini görüyorum Hafız, senin. “Edebiyatla mı geçilecek bu tünel?”, “El feneriyle mi güneşe yürünecek?” Bunu diyorsun ya Hafız, karanlık tünellere ya hiç girmedin, ya da bu tünellerde güneşe çıkan yollar aramadın hiç. Az baksan göreceksin ki 1789 Fransız Devrimi’nin öncesinde yüz yıllık bir Aydınlanma Edebiyatı vardır.
Yol gösterip, kaldırım taşlarını döşedi edipler.
Türkiye toplumunun fikirleri iktidarda olan “İslamcı Sağ Edebiyatı” gerçek manada esareti hissedemediğinden ne devrim aramış, ne tam özgürlük.
Fikir esareti değil, mutfak sefaleti yaşamış yıllar yılı. Yanlış yorumladığı değerler yüzünden kendi sefaletinin başkalarının sefahati olduğu gerçeğine ise hemen hemen hiç uyanamamış.
Bu kesime itirazım var bugün Hafız, bu kesime isyanım. Bu kesime karşı hayal kırıklığım var bugün Hafız, bu edebiyat adına hayıflanışım.
Şiirler öyküler yazılmış, ama ferdi topluma, toplumu da devlet denen mekanizmaya kurban eden anlayışa karşı uyanış şiir ve öyküleri olsaydı keşke.
“Zülf-ü yâr incinmesin” diye yanlış sevgilinin tablosuna şiirler yazılmış yıllar boyu. Kafiyesi, olay örgüsü, duygu yanı ile edebiyattır, inkar edemem, ama bir yanı var ki kırık, bir yanı var ki asırlar boyu dünyadaki diriliş edebiyatına karşı boynu bükük.
Korkuları kelimelerine fetva çıkarmış, Hafız. Ne üşüyen sokak çocuğunu anlatırken tam sorgulamışlar, ne komutanın elinden ölesiye dayak yiyen askeri. “Çocuk açsa devlet fakir” demeye korkanlar, komutan gaddar diyecekken “devlet zalim” demiş olur muyuz?”dan korktu edipler. Edebiyatları ses ve musikiden ibaret kaldı.
Rusya’nın Afgan işgali ile birlikte İslamcı kesimden çokça duyduğumuz “Moskof” toplumunun edebiyatına pencere açayım ki devrimler yaşayan toplumlar bu düzene karşı korkularını kimlerle aşmışlar görelim, Hafız. Zweig, Tolstoy ile ilgili bir değerlendirmesinde “Yumuşaklığın havârisi olarak sevilen bu radikal devrimci ve pederşahi sakallı kadar hiçbir Rus, Rus çarlık sisteminin ve kapitalist düzenin temel direklerini sarsamamış ve zayıflatamamıştır. Kuşkusuz tıpkı Rousseau’nun sans-culotte’lar hakkında öfkelendiği gibi, Tolstoy da Bolşevizm yöntemi karşısında öfkelenirdi. Zira o, partilerden nefret ederdi –çünkü yazılarında şöyle demişti: ‘Hangi parti kazanırsa kazansın, gücünü elde tutmak için sadece mevcut şiddet araçlarını kullanmakla kalmayacak, yenilerini de icat edecektir’
Tolstoy olmak sadece kapatilizmin çirkin yüzünü görebilmek, Çarlık düzeninin çarpıklığını anlamak değil sadece, anlatmaktır da bence. Lenin’in Tolstoy için yaptığı bir tespit var Hafız; “Tolstoy, Rus devriminin aynasıdır.” Tolstoy’u okursan bu aynada çok şey görürsün.
1825 Aralık’ında Puşkin ve Nikolai Nekrasov’un şiirleriyle, Tolstoy ‘un ise hikayesi ile destek verdiği Dekabrist olayı olduğunda, Rus edebiyatının baharı olarak tanımlanan Puşkin, Kafkasya’da bir subaydı ve idam edilen, sürgüne gönderilen arkadaşlarının şiirlerini yazıyordu. Darbelere karşı olmak sürgüne gönderilen, idam edilen, esarete mahkum edilenlerin şiirini yazan Puşkin olmaya engel değil.
William Blake sokaktaki aç çocuğu anlatır, Hafız, “Baca Temizleyicisi” şiirinde. İlk şiirde saçları tıraşlandığı için ağlayan Tom, ikinci şiirde karlarla kaplı caddelerde siyah bir leke olarak dolaşır, ona iyi davranacak babanın hayalini kurar. Blake, çocuğun ağzından anlattığı hikayede aslında yaşadığı dönemin insanını ve toplumunu sanatın diliyle eleştirir. Ve der ki:
Bağırıyordu: ‘’temizlikçi!’’ kederli bir sesle
‘’Söyle bana, nerede senin annen baban?’’
Dua etmeye gittiler Tanrı’ya, onun rahibine ve Kralına,
Bizim sefaletimizden bir cennet kuranlara…”
Söyler misin Hafız, toplumun sefaletinden sefahat sürenlere camilerden dua eden anne babalar az mı bugün ülkemde?
“Var var!” diye kafa sallıyorsun ya Hafız, o zaman William Blake gibi kağıt toplayan çocukları, çöpte yemek arayan anneleri, parasızlıktan intihar eden babaları yaz.
Böyle başlar uyanış, kendi sefaletinden cennet kuranları görüp yazınca başlar devrim. Sağın kaç edebiyatçısı sefahatlerini sefaletler üzerine kuranlara böyle hitap edebiliyor bugün?
Sağ, fikirleriyle iktidar; sağ, dinî yaşantısıyla rahat görünse de özgür değil.
“Devlet ve toplumdaki her çarpıklık benim özgürlüğümü ihlaldir” diyen edebiyat, bugün Sağ’ın edebiyatı değil, Hafız. Sağ’ın edebiyatı EDMUND BURKE edebiyatıdır, THOMAS PAINE edebiyatı değil.
Edmund Burke’lere inat Thomas Paine’lerin sayısını arttıran edebiyat, özgür ve devrimci edebiyattır. Özgürlük doğuştan gelen bir haktır ve sonradan gelen hiç bir otoritenin emrine verilemeyeceği gibi yaşamak için de ayaklarını kıran kalemler gibi romantik bir söylemle seke seke yürüyenlerin diline emanet edilemez. Özgürlüğümüz, kalemlerinden yobazlık dökülen şair ve öykücülerin roman ve münekkitlerin diline emanet edilemez yani. Burke, sorgulayanları “hayvani yığınlar” olarak nitelendirip verasete dayalı düzenin devam etmesini savunuyordu, Paine ise uyanış sürecinde bizzat yer almış liberal özgürlüklerin ve hakların hiçbir devlet ya da hükümet tarafından bahşedilemez olduğunu ve doğuştan var olduklarını savunurdu. Bu iki karekter arasındaki uçurumu -varsa imkanın- sen ölç, Hafız.
Esir sokaklar, fikirsiz kürsüler ve huysuz kanunlar seni rahatsız etmediyse hala, yazmaya devam edeyim.
Gogol’ün muhteşem eseri Ölü Canlar, roman tarzında yazılmış olsa da o günün Rusya’sına ışık tutacak bir araştırma gibiydi. Gogol, bugün sokaklarımızda olanlar gibi, gördüğü içler acısı manzara karşısında eserini bırakıp bağırıyordu: “Nerede, bu ilkel, geri, yoksul Rusya’ya ‘İLERİ!’ diyecek kahraman!”
Gogol değil sadece, Turgenyev, Dobrolyubov’u da anlatıym Hafız. “Arife”, Turgenyev’in ilk romanlarından biriydi. Büyük uyanışı yani tan vaktini anlatıyordu. Sen okusaydın ne tepki verirdin bilmiyorum Hafız, ama Dobrolyubov bu eseri okuyunca, “gerçek gün ne zaman gelecek?” diye söyleniyordu. Fikir esaretine mahkum edilmekten rahatsız olanların sesleri ve kelimeleridir bunlar.
İster köyünün ters dönen çarkına karşı ses yükseltsin ister ülkesinin… İçinde yaşadığı toplumun, jakoben kişilerin ihtiraslarının kanun diye dayatılamayacağını haykırır. İsminin ne olduğunun bir anlamı yok. Rusya’da yaşasa belki ismi Gogol, Türkiyede yaşasa Nazım olurdu.
Nazım’la aynı fikirdeyiz bak, Hafız:
“Şimdi Kerim,
Sovyetler Birliği bahsine gelelim:
Yüz, yüz elli yıl önce doğmuş olsaydım eğer
saygı ve hayranlık duyacaktım büyük Fıransız inkılabına.
Kim bilir, belki o zaman da
Fıransalı keferenin fitnesine alet oldu derlerdi bana.
O devirde yaşamadım
ama hâlâ heyecanla söylerim Marseyyezi.”
Bitmedi, Nikolai Chernyshevsky ve eseri ‘Ne/Nasıl Yapmalı’’. Chernyshevsky’nin bu romanı zindanda yazılan bir eser. Dört ayda yazıldı. Ne/Nasıl Yapmalı’nın Rus toplum hayatı üzerinde yaptığı etki öyle büyük oldu ki, Dostoyevskiy ve Tolstoy’dan Kropotkin ve Lenin’e kadar pek çok kişi ‘Nasıl Yapmalı’’yı konuştu, tartıştı. Eser, Rusya’da devriminin el kitabı olurken Lenin’in de başucu kitabı oldu.
Senin de iyi bildiğin Maksim Gorki’nin ‘Ana’ romanı aynı yolun yolcusu. Bu eser için Lenin, “1905 devrimine tam zamanında yetişti” demişti. Hem Rusya’da hem dünyada devrimcilerin el kitaplarından biri oldu. 1908 devrimini yapan Jöntürkler’in de başvurduğu kitap olmuştu.
Nâzım Hikmet’in çizgisini takip eden 40 Kuşağı, ters esen rüzgara yelken açan Anadolu insanlarıydı. Ahmet Arif, Enver Gökçe, Atilla İlhan, Hasan Hüseyin gibi nice şairler yazarlar uyanış şiirleri yazdılar. Kimi zaman aşk, kimi zaman devrim sözleri mırıldandılar ama umut yazdılar şiirlerinde, Hafız, uyanışa çağrı yapan, sefahat sahiplerinin sefaletlerinde dünyalar kurmalarına karşı çıkan isimler oldular. Yer yer onların esaretlerine sebep olsa da bu…
“Yok bu sesler!” diyorsun ya, bitmiyor işte o zaman, Hafız. İfade özgürlüğü doğuştan gelen bir hak olsa da insanı doğduğuna pişman ediyorlar, biliyorum. Ama Hafız, kendini ifade edemeyeceksen varlığının ne manası var?
Yüzün hala yabancı bana Hafız, hala tedirgin, hala kararsız. Edebiyatın çizgileri ülkelerin sınırları gibidir, Hafız. İçerde özgürlük olmadan dışarda tam bağımsızlık olmaz. Fikrin sınır nöbetini özgür kalemler tutar. Özgürlüğün esaret yaşamasını istemiyorsan kalemlere sınır nöbeti tuttur.
Edebiyatları devrim ruhundan yoksun milletlerin kaderi hep diktatörlerle kesişir. Kimileri insanların büluğ sancısı çektiği gibi devlet ömründe bir kez yaşar dikta rejimlerini; kimileri ise mera bittikçe açlık yaşayan koyunun çoban ıslığıyla peşine takıldığı gibi takılır dikta çobanların peşine.
Napolyonun 1793 yılında cepheden gönderdiği mektuba bir göz at istersen.
“Fikirlerin bu kadar çarpıştığı, birçok bakış açısının birbirleriyle mücadele ettiği bu ortamda, dürüst biri için durum son derece karmaşık ve korkutucu… Nitekim kişi tarafını seçmeli, kanımca kazanan tarafı seçmeli – diğer bir deyişle – yağmalayan, ateşe veren ve yenilgiye uğratan taraf. Diğer seçeneği düşününce, yenmek, yenilmekten iyidir.”
Sence Hafız? Napolyon’un dediği gibi mi olmalı sence? Kazanan taraf mı, haklı taraf mı?
Omuzlara basarak yükselmenin sevinç çığlığı, omuzlarına basılanların acı çığlıklarını bastırdığı için kimse karanlık düzeni pek fark edemiyor bugün.
Kaybetmek endişesi kazanmak endişesinden çok büyük olunca en büyük tedbiri kaybetmeye daha yakın olan güç sahipleri alıyor bu düzende. Bu düzeni değiştirenlerin sayısı çok, geçmişte; bugün de çok var. Yeter ki sen Percy Bysshe Shelley’nin “İngiltere 1819” adlı şiirindeki gibi
“Görkemli bir Heyula doğacak bütün bu mezarlardan,
Aydınlatacak bu karanlık gününü çağımızın…” söylene söylene dolaş sokakları…
Gelelim seninle en çok konuştuğumuz konuya. Yani AŞK.
Sözümü bir daha tekrar edeyim
İSLAMCI VE SAĞ KESİM EDEBİYATI AŞKTA DA KORKAKTIR DEVRİMDE DE….
Belki bu yüzden sağın devrimini, sağın dirilişini, sağın uyanışını, yeni yol bulup akışını görmek hemen hemen zor. Kalemleri can çekişiyor, daha doğrusu kalemlerinden önce yürekleri azapta. Bu çeperlerini yırtmak, onları azaptan kurtarmak istiyorum.
Devrim olur da aşk olmaz mı Hafız? Aşk, devrimin tuzudur. Sağ kesim fikir esareti yaşamadığı gibi aşk hararetini de doyasıya yaşayamayan bir kesim.
Bu kesimin aşkını bir sonraki sayıya aşkı devrim türküsü gibi yaşayanlarla kıyaslayıp konuşacağız Hafız, ama vakit dar, kapatıyorum şimdilik.