MİNE AKDEMİR
“Kalem dildir, söze ne hâcet?
Kelâm iş görür, ele ne hâcet?
Karamık gölünün esintili kıyısında salınan sazlıklar hepsidir. Batak nefesli rüzgârda uçuşurken koparılır bağırlarından. Kökünden ayrılmanın acısı ile ya ney olur inler dost dergâhında, ya kalem olur yazar gönül kitabında. Her ikisi ile de hem haldir, Bîcan’ların İhsan Efendi.
Âleme gözünü açtığından beridir kekeçtir dili. Ne hekimler çözmüştür onun müşkülünü, ne de hocanın biri. Anası babası kabullenememiş, kahretmişler kendilerine. Geçmiş ömür sessizce. İhsan Efendi ne sebep aramış ne de çare. Onun için suskundur, gerekmedikçe diline. Anacığı o konuşmaya çabaladıkça ‘Sözler inci olur, tane tane dökülür oğulcuğumdan, kıymetlidir, sarraf kendi işler, vermez çırağına’ derdi. Hem kendi hem oğulcuğun tesellisiydi, yumuşacık ve sevgili.
Kendi de bilmez kaçıncı tırmanışıdır Kuşkaçıran Yokuşunu? Ana karnında bir fasıl, çocukluk, yeni yetmelik, ve üçüncüsünün pirinç başlı bastonu olduğu kocamış bacaklar. Ne çok güzellik vardır rüzgârında buraların? Tenekeci Rıza, Zahireci Asım Efendilerin haylaz, Sarraf Mişon’un tombalak oğullarıyla topaç peşinde koştuğu, bayram sabahları topladığı akide şekerlerini, dut kurusunu, peşkir mendilleri, kapı kapı gezip kuşağına sıkıştırdığı zamanlar. Bıyıkları terlediğinde köşe başındaki aşı boyalı cumbalı evin önünden geçerken ki mahcubiyeti. Paşa konağı derdi anası. Görürdü, kapıya ince belli kısrakların çektiği körüklü faytonların biri gelir, öbürü giderdi. Sırmalı, pırpırlı şık efendiler, saten arkalıklı ipek feraceli hanımlar, halayıklar, sazendeler. İzin verildiğince yanaşılırdı o kapıya. Lâkin, izine ihtiyaç yoktu bakardı uzaktan uzağa gözleri. Ve tahta cumbanın ardında, karşılığını illâki bulduğu kaçamak bakışların saadeti. Hele de vuslatı hiç olmamış tebessümleri. Ah, o sundurma üstü tahta cumbalı pencere! Ne sır verirdi, ne gelirdi dile. Kollarını o sundurmaya, pencereye uzatan ulu çınar ne bahtiyardı. Az tırmanmamıştı dalına. Görebilmekti ümidi İhsan’ın, belki de gidebilmek yanına. Dilinin incilerini ona dökmek.
Yıllar bu yokuşu daha mı dikleştirdi nedir? Oysa bir solukta tüketirdi, sokağın altından baba yadigârı kâgir fakirhanenin kapısına kadarki mesafeyi. Ne çilekeş kapıydı o ne gam yüklü? Merhum babası İzzet Efendi, vakıftaki memuriyetinden döndüğü her akşam, ilkin bahçe kapısında duyulurdu gelişi hanesine. Demir perçinli köhne tahta kapı hep gıcırdardı ama ne yenisine bakılırdı ne de çaresine. Öyle isterdi rahmetli anacığı Hasibe Hanım. Gelen belli olsun diye. Gelen getirdiği nasibiyle karşılanırdı, giden duayla Salavatlanır. Zamane edebi öyleydi. Tokmağı çalınmadan kapının gıcırdayarak açılışı yalnızca İzzet Efendi’nin gelişiydi.
İhsan Efendi de birkaç takviye dışında dokunmamıştı kapıya. Yine inliyordu, ama artık kendi yaşlı ahbapları dışında geleni gideni olmadığından kendi haline bırakmıştı ya, kendi haline bırakılmış ne çok şey vardı onda?
Yıllardır kimseyi ortak etmemişti hayatına. Kocamış evin ne odası nohut, ne sofası bakla. Ne içinde dolanan ay yüzlü bir Ayvaz, ne de bala. Zaten ayak basıp nefeslendiği bir göz yerdi, tahta badalların çıkardığı ikinci kattaki. Ömrünün son çeyreği neredeyse buradaydı. Yalnızlığın en koyu demini koruksuz içtiği odaydı illâki. Bedestendeki ufak dükkânında gündüzün ipekli, kaşmir düğümlerin Gördes kilimleri, İran yolluklarının ihtişamlı renkleriyle haşır neşir olduğu debdebeli günün ardından sığınırdı buraya. Korunaklı, yaldızsız, telaşsız ve gözden uzak. Bilirdi ki görünen aldatır, ruha tuzak.
Akşamın siyah perdesi çekildiğinde, İhsan Efendi’nin hiçbir şeye değişmediği devranı başlardı. Yufka ekmeğine katık ettiği çorbasını içer, taşlığın tulumbası başına geçerdi. Buz gibi sular dualara karışıp kayardı sakallarının tellerinden, dirseklerinden, babadan usta, Yaradan’dan mahir ellerinden. Ara sıra gözü ilişirdi, taşlıkta Kunduracı Saridis Efendi’nin elinden çıkma potinlerine. Bir keresinde demişti ya ‘Ah o filos mou, ne vakıt kırmızı potin yapacaayim sana vre? Bu yalnızlık daha ne ka sürer? Ne vakıt yeyecaayiz hatun elinden çıkma zerdeli pilav?’ demişti demesine de, gençlikte o kırmızı, sırmalı potinlere girememiş nazenin ayaklar, kocamışlıkta ne gezer? Gülümseyip dönerdi tulumba taşına. Sonra, anacığının marifetiyle birbirini el ele tutmuş seccadeye can olmuş pazen, yün parçaları, soluk renkleriyle ayaklarının altında kıyam başına. Suskun dil haybeye dönerdi sessiz, gönül söylerdi. Zaten söz neydi ki? Eyüp sırtları, söz ustası Mevlana’nın yanı başındaki Hamûşan’ı sözü tükenmişlerle dolu değil miydi?
Sonrası hazırlığıydı kendi ile olmanın ve buluşma vakti gelirdi Nun’larla Elif’lerin, Sin’lerle de
Kaf’ların. Önce ellerini bir güzel yıkar, gül suyuyla ovardı. Ustası merhum babası İzzet Efendi öyle demişti ‘El, Allah kelâmına dokunacaksa, edep ister. Temizlenesin. ’ Kelâmla buluşmak öyle kolay değildir. Her bir gerecini düzgün tutardı nasihatine uygun ‘Kem aletle olmaz kemalât, evvel edep, sabır, ötededir mükâfat.’
Yağ kandili yanardı önce kısıkça. Süleymaniye’nin kandil isiyle vücut bulan kara mürekkebi hokkasında beklerdi. İpek topu likasının damarlarından süzülüp, iyice arınıp fazlalıklarından. Karamık’ın kıyılarında hoyrat rüzgârlarda salınıp serpilen sazlar, bir kez daha inlerdi. Uzatırdı boynunu. Yontulup makta üzerinde son çilesini çeker, bekleyenine açardı koynunu. Kalem olur dil kuşanırdı. Hokka, rızayla hoş geldin der, kara suyunu içirirdi gül şerbeti gibi gülistan makamına.
Bir bekleyen daha vardı. Aharla entarisi giydirilmiş, mühreyle allanıp pullanmış kâğıdı. Kimi yumuk yüzlülerin ülkesinden, kimi Yıldız Sarayı hünerinden. Ağacın ciğergâhından sökülüp türlü çilelerle gelmişti İhsan Efendi’nin mahir ellerine. Ne dalı küstürmüş ne yaprağı. O da beklerdi kalemle sarışmayı, kelâmla buluşmayı.
Kalem, kaydıkça akıtırdı kanını. Hüznün rengi siyahı. Dizilirdi kıvrımlar, keskin dönüşler, uçuşan şeddeler, harekeler. İhsan Efendi misali kâh kaş çatar Kûfî ile, kâh durulur Sülüs ile. Şeyh Galib’in Hüsn–ü Aşk’ıyla boyun büker, Fuzuli Mesnevî’sinde Mecnun olur. Nef’ii ile çalkantılı sularda gezinirken, Karahisarî’ nin Besmelesiyle avunur, Mevlana ile durulurdu.
Gam neydi ki o saatler? Hepsi ‘Vav kayığına’ binip gittiler. Ne saadetliydi kalemin kâğıt üzerindeki raksını hisseden el. Bunun içindi, sadece gönül kulağıyla ödenen bedel. Ömrünce ses verememişti İhsan Efendi’nin dili Mushaf nefesine. Eliyle, kalemiyle konuşup hasbıhal ederdi öylesine. Dükkânındaki halılar, kilimler için de nefes gerekmezdi ki. Onlar kendini satardı zaten. Bedestenin kadim müşterisi Acem’inden Mağribî’sine, Osmanlı’sından Arab’ına, Monşer’ine kadar hepsi anlardı güzelden. Frenk diline hâkim olması duyduğunu anlaşılır kılar, çözemediğini çarşı komşusu Saridis Efendi kotarırdı. Sabahları dua kubbesi altında aminlerle açılırdı çarşının bereketi, Ahî edebiyle sürülürdü eller yüze, ne mezhebi, rengi ne de dini yoktu dostluğun, şeceresi tutulmazdı ne nereli ne kim olduğun.
İhsan Efendi için yalnız derlerdi yalnızlık neydi ki sanki? Ana rahminde başlar, sonuncusu çukurda. Günahta yalnızdır, sevapta yalın. Ne dediğin ettiğinin, ne demeyip etmediğinin, ne de niyetine girip edemediğinin karşılığı görülmez, bilinmez sanılmaya sakın.
O, sorana şu yaşımdayım demezdi, şu kadar yaş aldımdı cevabı. Sayılarla hiç işi olmayan, yaşanmış, kazanılıp kaybedilmiş hiçbir şeyi değersiz kılmayan.
Sabahın seherinden akşamın koyuluğuna kadar kalabanın, temaşanın, nihayetinde de bir göz odada yalınlığın tarifiydi ömür. Onu lütfeden ‘gel’ diyene kadar. Yüreğindeki saklı sadece O’na, görünen de ahaliye âyan.”
***
Bu satırlar, Nezihe Hanımın defterlerinden birinde okuduklarımdandı. Rahmetli annemden birkaç yıl sonra babamın da vefatıyla, evin eşyalarından önemli bir kısmını vakıf ve derneklere bağışladık. Geri kalanları da biz kardeşler, onların hatırası olarak aramızda paylaşmıştık. Benim payıma düşenler arasında, babamın sağlığında özenle kütüphanesinde sakladığı birkaç kitap ve günlük olarak yazılmış defter ve kâğıtlar vardı. Bir kısmı eski, bir kısmı yeni Türkçeyle yazılmıştı. Babam, çocukluğumuzda kitaplardan bize okurdu. Ancak, günlüklere dokunmamızı yasaklamıştı. Bu yüzden benim için hep merak konusu olmuştur.
Rahmetli babam, onun birkaç kuşak öncesi akrabalarımızdan olduğunu söylerdi. Saray eşrafından bir aileye mensup oluşu, zamanın genç hanımlarından farklı olarak eğitimi, kültürü açısından pek çok nimetler sunmuş ona. O dönem siyaset ve sanatında muteber olan Avrupa dillerine hakim ve yaşadığı toplumun alışkın olmadığı üzere beğenilen bir kadın yazarmış. Ancak, yazdıkları zamane gazete sayfaları ve matbuatında “Firuze” mahlasıyla okunurmuş. Bu da Nezihe Hanım’ın yazması konusunda, kendisine imtiyaz tanınması karşılığı konulan bir şart olmuş. Nezihe Hanım, dönemin paşalarından birinin hekim olan oğluyla evlenmiş ancak, evlat sahibi olamadığı için, ikinci hanımın gelişi ile baba ocağına geri dönmüş. Bu cüretkâr davranış, o zamana göre alışılmadık bir güç gösterisi imiş. Yani Nezihe Hanım farkı.
Ne var ki, Balkan harbinin ardından aile maddi zorluklarla boğuşurken, birinci dünya savaşının başlamasıyla varlıklarını ve nüfuzlarını büyük ölçüde kaybetmişler. Yaşanan sıkıntılı yıllar, bu güçlü kadının Anadolu’nun küçük bir kentinde kabuğuna çekilmesine neden olmuş.
Yüz küsür yaşında vefat ettiğinde, vârislerine bıraktığı birkaç antika eşya ve herhangi bir maddi değer taşımayan kitaplar, kendi yazısıyla günlükleri ve küçük saman kâğıt üzerine hat meşk edilmiş tomarlar. Dikkatimi çeken bir ayrıntı vardı. Bu kâğıtların bazılarının sağ alt köşesinde ‘Bicanî İhsan’ imzası okunuyordu. Aynı adı, farklı biçimde Nezihe Hanım’ın günlüklerinde de görmüştüm. Şeyh Galip ve Hayyam dizelerinde. Sanıyorum onun nezdinde çok özeldi. Günlüklerinde, tüm mutsuzluğuna rağmen eşinden hürmetle bahsederken, başka bir isim de genellikle ima ile zikrediliyordu. Ve ben okudukça kim olduğunu anlayabiliyorum ve aklıma bir akşam esintisiyle Cemal Süreyya’nın dizeleri geliyor:
“Dokunmasa da,
görülmese de
kalpte yer verilir
bazısına nedensiz”
Tebrikler Mine Akdemir.
Tesekkürler.