SEYFULLAH SACİT
Ruhumdaki esaret haliyle başlamıştı her şey. Bilindiğinin aksine malum zamanın çok öncesine dayanıyordu hikâyem. Malum zamandan sonra ise bu esaret bir süreliğine bedenimi de esir almıştı. Anlamlandırma çabalarının sonunda bir anlama ulaşamamak gibi büyük bir buhranın köşesinde durmuşken, sakince zamanı seyretmeyeli neredeyse üç yıl olmuştu.
Süleymaniye’nin dar sokağına girdiğimde, tanışıklık zamanlarından uzak kaldığımın resmini çiziyordu hayat bana. Dar kemerin içinden geçerken üstümde duran kubbe şeklindeki kemerin selamını dahi alamamıştım bu kez. Biraz ilerleyince onca hikâye biriktirdiğim bu mekânın yabancılığını hissettim. Oysa en bilinen şahsiyetlerinden biriydim bu mekânın… Çok sürmeden bunu bana hatırlatan bir sesle irkildim.
– Hocam!
Etrafıma bakındım ama kimse yok gibiydi bana seslenen. Adım o zamandan hoca kalmıştı. Ben bu isimden sıyrılamamıştım. Tekrar aynı ses ve bir kez daha;
-Hocammm!
Tekrar geriye doğru baktım. Bu kez tanıdık bir sima. Koşar adım bana yetişmeye çalışıyordu. Yüzünde heyecan sevinç karışımı bir duygu huzmesi… Yine tekrarladı gelirken yanıma;
– Hocammm!
Bir anda sokağın ortasında tarifi imkânsız duygular içinde kalakaldım. Sakince duruyordum. İç dünyamda ise bir fırtına esiyordu. Yanıma yaklaştı. Sıkıca sarıldı. Elimde cezaevindeki eşyalarımı koyduğum poşet yere düştü. Öyle bir sarılma ki öleceğim sandım. Kollarımdan tuttu sonra;
– Hocam, demek çıktınız. Çok sevindim.
Ardından aynı boğulma tehlikesini tekrar yaşayarak bir sarılma daha… Poşeti yerden aldı. Bense efsunlanmış bir vaziyette yüzüne bakabiliyordum sadece. O kadar yabancı, o kadar yalnızmışçasına…
Konuşarak yürümeye devam ettik. Birkaç kelime döküldü ağzımdan ama devamı yok. O konuşuyor, ben sokağın tarihi duvarları içinden bir yabancı gibi geçiyormuşçasına bir acı içinde kıvranıyordum. Onu dinleyemediğim anlaşılmasın diye arada yüzüme bakıp gülümsüyor ve o an ne dediğini bilmememe rağmen onu onaylayarak bir nevi onu ikna etmeye çalışıyorum dinlediğime. Tarihin tozlu raflarında unutulan, bazen o raflardan çıkarılıp okunan bir kitap gibi sessizce rafıma beni tekrar koymalarını dilercesine yüzüne baktım en son. O gün sadece bana vebalı gibi bakmayan insan o olmuştu. Hikmet… Adındaki anlama dikkat kesilerek, hikmetini anlamadığım bir şekilde bana sıcak geldi gülümsemesi. Lakin hikmet çok uğramazdı buralara. Anca uğradığında bir çay içerdik dostlarımla beraber onunla. Hikmet bana sarılmıştı oysa o gün. Dostlarım? Hiçbiri yüzüme bakmamıştı.
Toplumun tüm kutuplarının ahenk içinde yaşadığı bir dünya hayaliyle yaşayan bir adamın, tüm farklı düşünenlerce dışlanması sorun oluşturmuyordu onun için. Asıl sorun kendi düşüncesine sahip insanların bunu yapmasıydı. Kendilerini bilmeye yelken açtığına inandığı dostlarının bunu yapmasıydı asıl can sıkıcı olan.
Aidiyet hissinden bunca zaman uzak kalmanın getirdiği boşlukla sığınacak dal arayadursun ait olamamanın bir yeri sahiplenememenin hüznü içindeki sırları çözmeye çalışıyordu. İstanbul gibi bir şaheserin içinde kaybolmayı istediği zaman dilimlerinden çıkmış, şimdi kaybolduğu şehirde kendini arayan bir meczup rolüne bürünmüştü.
İlerlemeye devam ettiler. Hikmet konuşmaya devam ediyordu. Selim susmaya ve arada hikmet anlamasın dinlemediğini diye baş sallayıp onu onaylamaya. Mehmet amcanın dükkânının önüne geldiklerinde sakince başını kaldırdı. Acaba dedi. Burası da mı artık yabancı?
Devam edecek…
Tebrik ediyorum ve devamını bekliyorum.
Bazen insan tanıdığı bir insanın yanında olmakla daha rahat nefes alır. Hikmet’in varlığında ne hikmetler gizli, bir yerlere yabancılık devam edecek mi? Gerçekten dinlemek nasıl bir his? Merak ediyorum devamını.
Kalemize sağlık….