Zeynep Gür
Gamze Güller: Beni alıp bambaşka bir yere götürüyor o öykü. Öylece akıp giderken tamamlandığı zaman tuhaf bir heyecan duyuyorum. Yani hem yazmak hem de o “oldu” hissine ulaşmak olağanüstü bir durum. Başka hiçbir şeyle kıyaslamayacağım, asla kıyaslamayı düşünemeyeceğim bir duygu.
Zeynep Gür: Önce sizin “oldu” demeniz lazım zaten bir şeyin olması için değil mi?
Gamze Güller: Kesinlikle ve bu “oldu” inanın sizin okuduğunuz hâli değil o öykünün. Onun üzerinde aylarca çalışıyorum ben daha sonra. Yani “bu güzel bir şey oluyor, tamam güzel bir şey olacak, çıkacak ortaya” dediğim o an, gerçekten heyecan içinde kalbim çarpıyor. O çok güzel bir duygu. Daha sonra ne oluyor? A noktasından başlamışım B noktasına varmışım ama orada daha güzel bir şey bulmuşum. Bu sefer dönüp o öyküyü yeniden; o yeni duyguyla ulaştığım yere hizmet verecek şekilde defalarca düzeltiyorum ve yazıyorum. En az 3-6 ay bir öykü üzerinde çalışıyorum. Bana hep diyorlar ki “Hızlı yazmıyorsun.” Ben hızlı yazıyorum ama sonrasında çok çalışıyorum. Önemli olan o ilk anda yazdığınız taslak değil. O bir taslaktır benim gözümde, bitmiş ürün değildir. Sonrasındaki o çalışma da benim için kıymetli. Yeni öykü yazarlarının, yazar adaylarının sıkıntı yaşadıkları en önemli konu budur. Dönüp çalışmak istemezler. Hep bu kısmı sıkıcı gelir. İlk yazım çok keyiflidir. “Şimdi bunun üzerinde kim çalışacak?” Çalışmazsanız bu asla öykü olmaz. Öyle dâhiler yok aramızda. Bir kere yazdı, nefis oldu, şahane oldu ödüller aldı falan filan… Yok böyle bir şey. Şimdi ödül meselesine geleyim buradan. Çok heyecan vericiydi. Dizlerimin bağı çözüldü beni telefonla aradıkları zaman, o kadar mutlu oldum. Ödül töreni çok keyifliydi. Bundan birkaç yıl önce kaybettiğim babamla gittik.
Zeynep Gür: Başınız sağ olsun.
Gamze Güller: Benimle çok gururlandı. Birlikte aldık biz o ödülü. Fakat şöyle bir durumu var ödülün, şuna müsaade etmemelisiniz: Bu ödül sizde baskı yaratabilir. “Eyvah ben bununla bir ödül aldım. Bir sonraki yazdığım bu kadar iyi olacak mı? Ne yazabileceğim?” Birincisi böyle bir korku veya ikincisi bir nevî şımarıklık yaratabilir. “Ben artık ödüllü yazarım ne yazsam, olur.” Bunların ikisinden de uzak durmak lazım çünkü hep şunu söylüyorum: Ödüller daha önce yaptığınız işlere verilir. Önemli olan bundan sonra yapacaklarınızdır. Şimdi ne yazdığınızdır. Yazar yazmaz vermiyorlar bu ödülleri biliyorsunuz, üstünden zaman geçiyor. Ödüller yazdıklarınızın duyulması açısından çok güzel, bunların takdir edilmiş olması çok kıymetli ama benim yazmama bir etkisi var mı? Yok. Burada yarış varsa ki edebiyatta böyle bir yarış söz konusu değil; bu yarış insanın kendisiyle olan bir yarıştır. “Her yazdığım bir öncekinden iyi olsun. Bu sefer yeni ne yapabilirim? Kendimi nasıl şaşırtırım?” Bunun peşinde olmak lazım. Bu ödüllerden ziyâde okurun okuması ve anlaması bence daha büyük bir ödül. Hiç tanımadığım birinden bir mesaj geldiği zaman, beni anlamış, zihnime girebilmiş, orada ne anlatmak istediğimi kavramış ve bununla ilgili bir karşılık veriyor bana. İşte asıl ödül o. Onlar çok daha kıymetli.
Zeynep Gür: Öyle ise en büyük ödülü okuyucularınız veriyor, yani bizler. O zaman hemen burada teşekkür ödülü veriyoruz size. (Gülerek verdiğim ödülü gülerek alıyor.) İyi ki yazıyorsunuz, iyi ki paylaşıyorsunuz yazdıklarınızı.
Gamze Güller: Ne mutlu, sizler de iyi ki okuyorsunuz. Yoksa yazmanın bir kıymeti kalmıyor.
Zeynep Gür: Aslında bu karşılıklı bir şey değil mi? Bir taraf yazacak, bir taraf okuyacak…
Gamze Güller: Yazdıktan sonra artık bizim olmaktan çıkıyor onlar, okurun oluyor. Öyle enteresan yorumlar geliyor ki. “Ben bunu hiç düşünmemiştim yazarken”, diyorum ama bunu tetikleyecek bir şeyler gelmiş ki bana, koymuşum oraya ve orada bambaşka bir karşılık bulmuş. Çoğalıyor. Çoğalma çok güzel.
Zeynep Gür: İnsan okurken kendinden bir şey buluyor. “Bu karakter ben olabilir miyim?” diyor. Ben “İçimdeki Kalabalık” öykünüzü okurken, Beren dışındaki bütün insanları kendim zannettim. (İkimiz de öyküyü hatırlayıp gülüyoruz.) Ben konuşmayı çok severim. Fark etmişsinizdir ama şöyle dedim “Buralarda bir yerlerde bunu istemeyen birileri olabilir.” Gamze Hanım’ın öyküsünde değindiği gibi. (gülüyoruz hâlâ.)
Gamze Güller: Bu arada ben de konuşmayı çok severim. Öyle yazdığıma bakmayın.
Zeynep Gür: Öyleyse öykülerinizde duyguları bu kadar iyi ifade edişiniz bu yüzden. Çünkü duyguları çok güzel ifade ediyorsunuz..
Şimdi biraz “Durmuş Saatler Dükkânı”ndan bahsedelim. 14 öyküden oluşuyor. Zaman ve zaman döngüsü bu kitabın derdi.
Gamze Güller: Evet, ana dertlerinden biri o.
Zeynep Gür: “Belalı Gemi” adlı öykünüzden bahsetmek istiyorum. “Belalı Gemi”de hastanede zaman kavramından bahsediyorsunuz ve Ali ile oda arkadaşının öyküsü bu; ancak bu öyküde, öyküyü bitiren herkes şunu düşünüyor; Ali’nin bir Ayşe’si var ve Ayşe’ye ne oldu? Gamze Hanım Ayşe ile âlâkalı bir planınız var değil mi? Ali’yle âlâkalı yazmakta olduğunuz bir romanınız ya da bir novellanız var galiba. Bundan biraz bahseder misiniz? Burada size şunu da sormak istiyorum; Ali’nin öyküsünde bir şeyleri yarım bırakıp, bunu başka öyküye lokomotif yapmayı tercih mi ettiniz yoksa istemsiz mi oldu?
Gamze Güller: Şu an arkada, çalıştığım ekranda Ayşe’nin hikâyesi var. Bir yandan onu yazıyorum ben. Her gün belli bir bölümünü yavaş yavaş kaleme alıyorum. Ben bu öyküyü ilk olarak İletişim Yayınlarının takvimi için -her yıl çıkarttıkları bir edebiyat takvimi vardı- kaleme almıştım fakat bunu kaleme alırken çokça araştırma yaptım. Ali’nin içinde yaşadığı o gemi, o denizci olma hâliyle ilgili çok araştırma yaptım. Aylarca denizcilik forumlarını takip ettim. “Kuru yük gemilerinin kazan daireleri nasıl olur? Açık denizde neler olur?” Bir sürü bilgi edindim vs. sonra yazmaya başladım ama yazıp bitirirken bir türlü bitiremedim. Sürekli o hikâye sürüyor, orada bir otacı teyzeden bahsediyoruz, bir Ayşe’den bahsediyoruz. Kafamda bunlar büyümeye başladı. Sonra dedim ki kendi kendime; “Gamze dur, bu bir öykü. Bunu bir yerde kesmen lazım. Belki yarın öbür gün sana hâlâ, “Benim bunları anlatmam lazım.” hissi geliyorsa bunu yazarsın.” ve gerçekten geldi. Gitgide kafamda Ayşe ve teyzesi daha belirgin hâle gelmeye başladılar ve yine öykü mü olur, novella mı olur, ne olur hiçbir fikrim olmadan başladım; fakat başladıktan sonra başka bir yol açıldı içeride. Bu sefer başka bir şeyler anlatmaya karar verdim ve büyüdükçe büyüdü. “Durmuş Saatler Dükkânı” ve şimdi yazdığım bu roman -şu an roman diyorum ama bilmiyorum, belki novella olur- paralel yürüyorlardı. Baktım olacak gibi değil, roman çok vakit istiyor, öyküleri öne aldım, onları çalıştım. Öyküleri bitirdikten sonra, ancak şimdi tekrar dönüp bunu çalışmaya başladım. Orada aslında Ali son derece ikincil bir rolde. Asla Ali’yi görmeyeceğiz. Asla Ali’yi bilmeyeceğiz ama Ali’den haber alacağız sadece. Temelde çok önemli bir bağı var. O bağ üzerinden ilerliyorum zaten ama asıl olan orada, o teyze ile Ayşe’nin hikâyesi. Bakalım nereye varacak, nasıl olacak? Onun içine Ali ne kadar dâhil olacak uzaklardan da olsa, göreceğiz; fakat bir şey daha var yerel bir dil kullanıyorum, yerel araştırmalar yapıyorum bu anlatı için.
Zeynep Gür: Çok güzel, yeni bir deneme…
Gamze Güller: Zaten beni cezbeden o. Yine aynı şekilde, aynı şeyi yazacaksam ben sıkılıyorum, ben sıkılırsam okur da sıkılır diye düşünüyorum. Bu sefer farklı bir şey deniyorum. Kesin konuşmak istemiyorum hiçbir şey için ama beni şu an çok cezbediyor. Tamamlandığında bakalım siz ne düşüneceksiniz?
Zeynep Gür: İnşallah onun hakkında da bir röportaj yaparız öyleyse.
“Durmuş Saatler Dükkânı” kitabınızda “Hayatım Roman” öykünüz var ve burada mizâhi bir dil var, bu mîzahtan yola çıkarak bir soru sormak istiyorum. Sizin öyküleriniz ya da edebiyatın her türündeki kitaplar için, mizâhın önemi nedir sizce? Okura güzel geliyor, okurken keyif veriyor, yazara da keyif veriyor mu?
Gamze Güller: Çok eğlenerek yazdım ben o öyküyü, aslında çok trajik bir durum da var arka planda ama bunu böyle trajikomik bir şekilde anlatmak çok eğlenceli oldu.
Ben üniversite yıllarımda mizah öyküleri yazar ve yayınlatırdım mizah dergilerinde. O zamanlar -90’lardan bahsediyorum- Avni, Hıbır vs. o tür dergiler çok revaçtaydı. Ben de Avni Dergisi’ne mizah öyküleri yazıyordum. O zamanlardan beri de dönüp mizah yazmışlığım çok fazla yoktu. Ufak tefek denemeler, bazı dergilere minik öykücükler yazıyordum ama öykü kitaplarımdan birine, bu kadar mîzah ağırlıklı bir şey almayı hiç göze alamamıştım. Aslında ben çok ironik bakarım hayata. Her şeyin altındaki komiği de görmeye çalışırım ve bunu dile getiririm yaşarken fakat yazarken bunu yapmak başka bir şey. Buna kolay kolay cesaret edemiyordum. Yazdığımda bu mîzah dozunda olur mu?
Zeynep Gür: Karşıya geçer mi?
Gamze Güller: Evet. Anlık espri farklı bir şeydir de kâğıt üzerinde birini güldürmek gerçekten en zor işlerden biri. O yüzden ben iyi mîzahçılara çok saygı duyarım çünkü mîzah büyük ciddiyetle yapılacak işlerden biridir. Bu sefer denemek istedim ve anlatırken büyüdü o öykü de; çünkü ben böyle hikâyeler, editör arkadaşlarımdan da çok dinledim. Çok enteresan mektuplar aldıklarını, çok enteresan tiplemelerle karşılaştıklarını biliyorum. Ben de abartayım dedim.“Ne kadar abartabilirim, nereye kadar abartabilirim?” bir görmek istedim. Daha da enteresanı, bu öyküyü okuyanlardan, bana şöyle dönenler oldu; “Aaa ben bunu tanıyorum.” Ya böyle biri yok (gülüyor, güldürüyor) ama gerçekten, “Bu bizim bilmem kim…” Yani öyle enteresan şeyler oluyor ki; “Tam onu anlatmışsın.” Durmadan roman yazıp tamamlayamayan birilerinden bahsedenler oldu, herkese durmadan şikâyet mektupları yazanlardan; çünkü bunlar tabii hayatın içinden insanlar. Böyle insanlar yok değil ama bu kadar abartılılarının olduğunu ben bilmiyordum, ben de şaşırdım yani.
Zeynep Gür: “Durmuş Saatler Dükkânı” eserinizden küçük bir parça okumak istiyorum.
“Zaman acımasızdır çocuğum. Başa çıkmak için onun gibi olmak gerekir. Boşuna onun önünde koşmaya çalışmayın, peşinden gitmeyi bilin.” demişsiniz. Çok güzel satırlar. Burada size şunu sormak istiyorum; öykülerinizde okuyucuya bir mesaj verme gibi bir hedefiniz var mı? Yazarken veya öykücülükte, yazarın okuyucuya mesaj vermeyi amaçlamasını nasıl buluyorsunuz?
Gamze Güller: Hiç böyle bir amacım yok çünkü hep şöyle düşünürüm ben; “Ben kimim ki birine bir mesaj vereceğim, bir şeyler öğreteceğim, böyle tepeden bakacağım?” (tavırları sözlerini destekler tarzda) Bir öyküde bununla karşılaştığım zaman da beni rahatsız eder. Öyküde de, romanda da, bana böyle bir şey mi öğretmeye çalışıyor? Ben öğreneceğimi kendim öğrenirim satır aralarından, bir yerlere vardırırım zaten ama yazarın doğrudan bana böyle, bir öğretme kaygısıyla, bir şey söylemesi beni rahatsız eder. Bu yüzden asla böyle bir kaygım yok. Zaten edebiyatın da böyle bir misyonu yok. Edebiyat da, sanat da soru sordurur, yanıt vermez. Yani o yanıtlar insanın ya kendinde vardır ya da yoktur ya da kendi araştırır, bu yanıtlara ulaşır bir şekilde düşünerek ama benim görevim ancak soru sordurmaktır. Zaten kahramanların ağzından, hep farklı farklı şeyler söylüyorum. Bir iddia ile sürdürmüyorum. Birbirine karşıt şeyler söylüyorum çünkü bu karşıt fikirler de bizim kafamızın içinde hep var. Yani her konuda bu kadar net, bu kadar çok şey bilseydik, zaten hayat çok tuhaf olurdu. O yüzden öyle bir kaygı taşımıyorum. Sadece zaman zaman düşündüğüm şeyleri tabii ki öykülere geçiriyorum. Bunu yapmasam tuhaf olur, bir şekilde yazar yazdığına sızıyor, bunu engelleyemezsiniz.
Zeynep Gür: Tabii içte olan dışa sızacak.
Gamze Güller: Muhakkak ama bunlar benim düşündüğüm, kafamda tartıştığım şeyler. Ben, zaman konusu üzerine çok düşünürüm. Derslerde de çok anlatırım zaman mefhumunu, hep de döngüsel zamandan bahsederim ve yazı için döngüsel zamanın esas olduğunu anlatırım hep, bu bütüncül zaman üzerinden çok şey üretilebilir çünkü. Yaşarken de böyle, bu zaman ve zamanın hızı meselesi ki o alıntıda en çok üzerinde durduğum o. Peşinden koşmak, oradaki tam anlamıyla peşinden koşmak değil, sadece onunla yarışmaktan vazgeçmek… Yani olabildiğince sükûnetle etrafa bakacak zaman ayırabilmek… Yani insanın şöyle bir durması… Ondan bahsediyorum; çünkü ben de çok duramayan bir insandım ama ne zaman ki durmayı başardım, hayatım değişti. Biraz belki bunun da etkisiyle kaleme aldım onu.
Zeynep Gür: Durunca hayatı görmeye başlıyoruz.
Gamze Güller: Evet. Ayrıntıyı görmeye başlamak başka bir şey.
Zeynep Gür: Evet kesinlikle. Öykülerinizle görünür olmaya karar verdiğinizde, dergilere öyküler gönderdiğinizi söylediniz az önce. Bir dönem Kafasına Göre Dergisi’nde koordinatörlük yaptınız. KE Dergisi’nin yayın ekibindesiniz. Bu ay Şahsiyet Dergisi’nin de Temmuz-Ağustos sayısında öykünüz olacağını gördüm.
Gamze Güller: Şahsiyet Dergisi’ne ilk sayısından beri yazıyorum. Hatta bu kitabın pek çok öyküsü ilk Şahsiyet’te yayımlandı. İlk sayılardan beri öykülerim var.
Zeynep Gür: Dergilerle hep bir bağı olan bir yazar olarak edebiyat dergilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Gamze Güller: Ben ilk bu işe başladığım zamanlarda, bu kadar çok dergi yoktu. Dergiler biraz üstenci bir bakışla, hep bilinir kişilerin eserlerini yayınlamaya ya da o dergiyi sattıracak ya da o dergiye dikkat çekecek bir takım ürünlerle devam ediyorlardı ve amatör işlere çok az yer veriliyordu. Bu yüzden ben çok uzun süre mücadele etmeme rağmen hiç bir öykümü yayımlatamadım. Bayağı uzun bir mücadele bu, ciddi ciddi bir kaç sene sürdü. Sürekli yolladım hiç ses alamadan. Bazı dergilerden de enteresan yanıtlar aldım. “Önce siz kimsiniz bir öğrenelim bakalım neler yaptınız?”…Yani ne yaptım işte? Daha yazıyorum, yeni yeni görünmeye çalışıyorum. İnşallah basarsanız, benim de özgeçmişe koyacak bir maddem olur bu konuda. Daha tuhaf yanıtlarla da karşılaştım. Bir dergi “Biz çok beğendik öykünüzü yayımlayacağız ama bir sizi tanıyalım” dedi. Başka bir dergi de bana, başka bir öyküm için “Öykünüzü basarız” demişti. Ben de kayda değer hiç bir başarım olmadığı için bunu söyledim; “Filanca dergi de başka bir öykümü şu tarihte basacak.” Bana dergiden şöyle bir yanıt geldi; “E o zaman siz bir yerde görünmeye devam edin.” Ben daha hiç bir yerde görünmemişim ki, yani ben kimim ki bir yerde görüneceğim? “Oradan izlesin sizi okurlarınız.” Hangi okurlar? (Hayret duygusu hissediliyor) Daha yayımlanacak da, belki üç kişi okuyacak. Şimdi bu tavırla, bu bakış açısıyla yürüyen büyük dergilerin tahtı, yeni küçük oluşumlarla, fanzinlerle, internetin yaygınlaşmasıyla biraz sarsıldı. İşte o sarsıldıktan sonra ben çok sevindim ve küçük dergilere destek vermeye başladım. Benden öykü istediklerinde kırmamaya çalıştım. Genç seslerin, yeni oluşumların, kendilerini duyurma çabasını ya da yeni ve amatör işlere bu kadar kucak açmalarını seviyorum. Birlikte var olmaya çalışmalarını çok takdir ediyorum fakat gelin görün ki bunun bir de tabii nicelik, nitelik meselesi ile ilgili bir sıkıntısı var. Evet çok dergi var, bu çok güzel ama ortada çok kötü işler de var. Yani iyi bir editörü olmayan bir dergi, aslında yok gibidir. Yani çok iyi bir göz lazım, bunları iyi bir süzgeçten geçirmek için, elden geçirip düzeltmek için, belli bir çizgiyi korumak için. Diğer türlü, böyle biraz yalpalayan, darmaduman işler ortaya çıkabiliyor. Bir de tabii biraz daha tecrübeli kişiler lazım, bu işlerin belki en azından danışmanlığını yapacak, en azından yol göstericiliğini yapacak. Belki bunlar da olsa, daha da iyi bir yere gider ama bu çok seslilik, çok renklilik bence gelecek vâdediyor. Bir de yeni yayımlanmak isteyenler için de çok büyük bir avantaj. Bir yerlerde görünmeye daha çabuk başlayabiliyorlar; çünkü dergilerde görünmek önemli. Galiba sizin o paylaştığınız postun altında böyle bir soru vardı; “Kabul etmiyorlar görünemiyorum hiç bir yerde” diye yazmıştı birisi değil mi? Çok haklılar, dergilerde görünmek önemli. Neden önemli? Çünkü cidden iyi öykülerle bir yerlerde görünmeye başlarsanız, iyi kötü isminiz bir bilinirlik kazanıyor ve yayınevleri size başka bir gözle bakıyorlar. Yani bazen şunu duyuyoruz biz mesela; “Öykülerinizden sizi tanıyoruz, dosyanız varsa değerlendirmek isteriz.” diye yazara kendiliğinden teklif götüren yayınevleri var. O yüzden dergiler önemli, yarışmalar da önemli. Yarışmalar da şunun için önemli; orada birileri sizin öykünüzü muhakkak okuyacak. Kazanıp kazanmamanız değil, orada görünmeniz, “Cidden ya, bu da iyiymiş, bakayım kimmiş?” demeleri önemli. Bir de bir son tarih var, o son tarihe yetişiyorsunuz ya, o da bir disiplin kazandırıyor. Bir dosya ile katılacaksanız hele, gerçekten kendinize bir çeki düzen veriyorsunuz ve bu tamamlamak için itici bir güç oluyor. O yüzden bu tür şeyleri ben önemsiyorum. Dergiciliği de önemsiyorum ama hep iyi şeylerin içinde yer almaya çalışıyorum olabildiğince, inandığım projelerin içinde olmaya çalışıyorum. Her seferinde bu son diyorum, sonra yine bir şey oluyor, yine kendimi bir derginin içinde buluyorum ama keyifli işler.
Zeynep Gür: Ben size okurların sorularını da soracağım ama bir okur olarak önce kendi sorumu sormak istiyorum. (Karşılıklı gülüşmeler)
“İçimdeki Kalabalık” kitabınızda, “Dağların Soluğu” öykünüzü okurken, ben şunu düşündüm; sanırım mimar olarak Irak’ta da çalıştınız değil mi? Öykünün ilk kısımlarını okurken, uçaktan inmeden önceki görüntü, uçaktan indikten sonraki yol… “Gamze Hanım acaba bu öyküyü Irak’a gittikten sonra mı yazdı ve oradaki hissiyatlarını mı acaba bu öyküye temel taş yaptı?” diye düşündüm.
Gamze Güller: Evet gerçekten çok sık seyahat ettim Irak’a o dönem ve kötü bir zamandı. Cidden hâlâ savaşın devam ettiği zamanlardı. Ailem çok büyük endişeler taşıyordu ve hatta bazı gidişlerimde anneme haber vermedim. Kardeşlerimi organize ettim, “Aman çaktırmayın, ben normal seyahatteymişim gibi yapın.” filan diye, çünkü ödleri patlıyordu. Cidden orada o savaşın bıraktığı izi ya da o savaşın insanların yüzündeki etkisini gördüm. Bizim yaptığımız iş Süleymaniye’deydi fakat bazen Erbil’e gitmemiz gerekiyordu. Süleymaniye’ye her zaman uçak olmuyordu. Erbil’den gittiğimiz zaman da, dağlardan Süleymaniye’ye geçmemiz gerekiyordu. İşte bu dağları aşarken onların hep fotoğraflarını çektim. Ben bazen anlatmak istediğim şeyi unutmamak için fotoğrafını çekerim. İyi bir fotoğraf olmasına gerek yok, beni tekrar o duyguya sokması yeterli. Orada korkulu günler de geçirdik. Çok huzurlu olamıyorsunuz, çok rahat değilsiniz hiç bir zaman. Şantiye şartları, kaldığınız yerler… Bunu yazmaya o zaman başladım, bu gidiş gelişler sırasında başladım ve tabii ki böyle bir şeyi ne yaşadım, ne duydum, ne tanık oldum; ama o duyguyu oradan aldım. Yine demin siz otel dediniz. Onda da, Moskova’da beş yıldızlı bir otel şantiyesinde 6 ay çalıştım. Onu o şantiyede yazdım. Gerçekten çok lüks bir otel inşa ediyorduk ve ben o inşa edilirken bir yandan orada o öyküyü yazıyordum. Sonra tabii arkadaşlarım biraz korktular. (Öyküdeki olaylara atıfta bulunarak) Neyse ki ben iş bitmeden ayrılıp döndüm Türkiye’ye.
Zeynep Gür: Otel patlamadı yani?
Gamze Güller: Yok hâlâ da çok güzel çalışıyor. Çok şık, çok lüks bir otel. (Karşılıklı gülüşmeler)
Biz onu hep yaşarız mimar olarak. Müthiş lüks, şaşaalı binalar inşa ederiz. -Özellikle devlet binaları böyledir- Sonra içeri girmemize izin vermezler. Bir anda böyle dışında kalırsınız. Çocuğunuzu sanki doğurdunuz, hoop elinizden alırlar.
Zeynep Gür: Siz o hissiyatla mı patlattınız acaba öykünün sonunda? Benim değilse patlatırım? (Karşılıklı gülüşmeler)
Gamze Güller: Biraz ondan. İntikam yani. İnşaat mühendisi ve mimar arkadaşlarım tabii çok sevdiler o öyküyü. “Evet ya sonunda, biri anlatmalıydı bunu.” dediler.
Zeynep Gür: Bazı öykülerinizde gerçekten insanın içi rahat ediyor. Ben Ayten’in duygusunda yaşamıştım onu, “Gel Pisi Pisi” öykünüzde.
Katherine Mansfield’ı seviyorsunuz.
Gamze Güller: Çok seviyorum, çok çok seviyorum. Wirgina Woolf’un kıskandığı tek yazar. Hatta o öldüğü zaman çok üzülmüş, “Şimdi kiminle rekabet edeceğim ben?” diye.
Zeynep Gür: Biz Haziran sayımıza Alice Munro’yu kapak yapmıştık ve onu da sevdiğinizi, okuduğunuzu, takip ettiğinizi başka bir röportajınızdan okudum.
Gamze Güller: Evet evet, çok severim. Alice Munro’yu da çok severim.
Zeynep Gür: Biz Alice Munro’yu “Öykükadın” olarak tanımladık o sayımızda. Acaba size de, Türkiye’nin öykükadını denebilir mi?
Gamze Güller: Yok yok. O kadar büyük şeyler asla diyemeyiz, demeyelim de zaten.
Zeynep Gür: Peki önümüzdeki yıllar açısından siz kendinizi nerede görüyorsunuz?
Gamze Güller: Ben yazmaya devam etmek istiyorum, inşallah sağlık engeli olmazsa önümde ve çok olağanüstü bir durum olmazsa -ki bu sözü en son söylediğimizde pandemi ile karşılaştık. (Karşılıklı gülüşmeler) Hayat bu, neyle karşılaşacağımız hiç belli değil ama ben yazmaya devam etmek istiyorum çünkü benim için nefes almak gibi bir şey yazmak. Elimden geldiğince de yazmak isterim ama her zaman aynı çizgide yürüyebilir miyim, her seferinde bir öncekinin üstüne bir şey koyabilir miyim, iniş çıkışlar yaşar mıyım? Bunu bilmiyorum; çünkü, başka yazarların hayatlarını da çok okuyorum, bazen kendi sevdiğim, takip ettiğim yazarlarda da bunu görüyorum. Düşüşler yaşayabiliyorlar, duraklamalar yaşayabiliyorlar. Yani hayatın getirdiği ya da yazmanın getirdiği bir takım tıkanmalar yaşayabiliyorlar. Bunlarla ne zaman, nerede karşılaşacağımız belli olmaz ama bana fikrimi soruyorsanız; evet, ben yazmak için yaşıyorum ve bundan sonra da yazmaya devam ederim diye düşünüyorum ve istiyorum bunu ve aklım yettikçe de elimde kâğıt, kalem olsun isterim. Çünkü başka bir anlamı yok benim için hayatın. Gerçekten çok merkezde duruyor bu. İnşallah bundan sonra da iyi şeyler çıkar ortaya. Hep şu korku var biliyorsunuz; “Acaba bir daha yazamayacak mıyım?” Her yazdığım öyküden sonra bile, bir sonra yazıp yazamayacağımdan endişe ederim ben. “Oldu bitti mi, buraya kadar mıydı, acaba bu son muydu? Belki de başka bir şey çıkmayacak benden…” ama bu da amatör bir heyecan getiriyor işe. Bu heyecanı da kaybetmek istemiyorum ben. Çalışırken de her projede yeniden heyecanlanırdım, “Altından kalkabilecek miyim?” diye. Her yeni yazılacak şey de benim için böyle bir proje, bir meydan okuma.
Zeynep Gür: Heyecan olmazsa zaten devamlılık gelmez herhalde değil mi?
Gamze Güller: Evet, tabii. Başka türlü olmaz. Bana sürekli meydan okuyan bir şey var orada ve ben onu habire yenmek için onun üstüne doğru gidiyorum ama yenişemiyoruz. (Gülüyoruz)
Zeynep Gür: Dergi üzerinden bir soru sormak istiyorum bir daha. Yurt dışında bizim gibi Türkçe bir dergi çıkarıyor olsaydınız, neler yapardınız, edebî dergi çizginiz ne olurdu?
Gamze Güller: Ben çok hayranlıkla baktım derginize. Haberdar değildim, çok özür dilerim, bu da benim ayıbım. Bilmiyordum maalesef.
Zeynep Gür: Estağfurullah yeni bir dergiyiz.
Gamze Güller: Gurur duydum. Yabancıların arasında çok Türk var yurtdışında. Orada kendi kültürünüzle ilgili, kendi edebiyatınızla ilgili, bundan kopmamaya çalışarak, böyle bir şey yapıyor olmanız bence çok çok kıymetli. Cidden elinize sağlık. O yüzden önce tebrik etmek istiyorum sizi.
Zeynep Gür: Teşekkür ederiz.
Gamze Güller: Şu da bizim ayıbımız, biz mesela niye haberdar değiliz böyle şeylerden, niye destek vermiyoruz ya da veremiyoruz, neden bilmiyoruz? Mesela ben şunu biliyorum; yurt dışında da okuyanlar oluyor kitaplarımı, mesela Amozan’dan satın alabiliyorlar ama çok yoğun bir şekilde ulaşabildiğimiz, temas kurabildiğimiz böyle bir edebî ortam yok. Özellikle bir yazar ajansı ile çalışmıyorsanız, hiç böyle bağlantılarınız yok. O yüzden bence yaptığınız iş çok çok önemli ve çok kıymetli. Şunu yapabilirsiniz belki nâçizane; evet Türkiye’den yazarlara yer veriyorsunuz, yabancı yazarlara yer veriyorsunuz, röportajlara yer veriyorsunuz, Türkiye’den de ürün alabilirsiniz, yalnızca oralarda yaşayanlardan ürün almak yerine, mesela Türkiye’den yazanlardan da ürün almaya açarsanız dergiyi, derginizi takip etmeye başlarlar. Bunu yapıyor musunuz bilmiyorum?
Zeynep Gür: Var var, tabii tabii. Ekibimizde de Türkiye’den yazarlar var. Dergiye yazı gönderenlerden de var Türkiye’den. Zaten bizim bir kısıtlamamız yok. Yazmak isteyen herkes gönderebilir. Sadece yazmak da değil, biz aynı zamanda kültür, sanat,edebiyat dergisiyiz. Başka alanlarda da ürünlerini göndermek isteyenlere açığız ama tabii biliyorsunuz bunlar yavaş işleyen, zaman alan işler. Biz daha 11. sayımızı yeni çıkaracağız. Dolayısıyla yavaş ilerliyor. Duyulmakla beraber geliyor ürünler. Kaliteli ürünler de o şekilde geliyor. Bizim de kalitelileşmemiz zamanla oluyor tabii. Biz hepimiz amatörüz. Amatör ruhlarla devam etmenin güzelliğini yakalamak istiyoruz aslında. Bu heyecanla devam etmek istiyoruz.
Gamze Güller: Ben şimdi öğrencilerimi yönlendireceğim size çünkü onlar dergilere öyküler gönderiyorlar. Çalışıyoruz, çalıştığımız öyküleri gönderiyoruz. Mesela ben çok mutlu oldum, böyle bir platform ve Türkiye’den de ürün alıyorsanız, ben seve seve yönlendiririm. Çok iyi şeyler çıkartıyorlar çünkü.
Zeynep Gür: Evet inşallah. Evrensel bir dili yakalamak arzumuz. Her düşünceden, dünyaya bakış açısı farklı farklı olan insanlarla bir arada olmak istiyoruz. Herkes kendine yer bulsun istiyoruz dergimizde.
Gamze Güller: Harika harika. Ne güzel bir iş yapıyorsunuz.
Zeynep Gür: Şimdi bir okurumuzun sorusu var:
Sanatınız açısından Ahmet Hamdi Tanpınar sizin için ne ifade ediyor, bu bağlamda onun “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” ile sizin “Durmuş Saatler Dükkânı” kitabınız arasında benzerlikler ve farklılıklar var mı? diye sormuş okurumuz.
Gamze Güller: Ahmet Hamdi Tanpınar benim çok sevdiğim yazarlardan bir tanesi. “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” romanını da ben kitap kulüplerimde çalıştırıyorum. Ahmet Hamdi’nin yazarlığının Türk edebiyatında çok önemli bir yerde durduğunu ve yeni bir sayfa açtığını düşünüyorum. Daha önce yapılmamış pek çok şeyi yapan, özellikle dile olan hâkimiyeti ile, o kurduğu atmosferle, bir şehri ya da bir kavramı, bir besteyi, bir karakter gibi bir romanın içine yerleştirebilmesiyle, bence çok çok önemli. Gelelim benim kitabımla arasındaki bağa; hiçbir benzerlik yok. (Karşılıklı gülüşmeler) Bir isim benzerliği dışında, yani ikisinin de içinde saat geçmesi dışında, hiçbir benzerlik yok; fakat her nedense herkeste bu çağrışımı uyandırdı. Biz editörümle seçtik bu ismi, öykülerden birinin ismi olduğu için. Hiç aklımıza böyle bir şey gelmemişti. Şaşırdık fakat ikisinde de zaman mefhumu önemli olduğu için, ikisinde de saat sözcüğü geçtiği için olabilir. Zaman konusuna asıl değindiğim öykü biliyorsunuz, en sondaki “Durmuş Saatler Dükkânı” öyküsü ve orada da zamanın döngüselliği var. Ahmet Hamdi Tanpınar belki bütün romanlarında olmasa da “Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında.” şiirinde, yine bu döngüsel zamandan bahseder. Bu zaman kavramını ortaya koyar, o günün filozoflarının peşinden giderek. Belki böyle bir benzerlikten bahsedilebilir ama bunun dışında özele indiğimizde, herhangi bir benzerlik yok. Esinlenmedim yani. (Karşılıklı gülüşmeler) Keşke Ahmet Hamdi Tanpınar gibi yazabilsem… Daha ne isterim?
Zeynep Gür: Yolunuz açık olsun.
Yine bir okur sorusu: Öykülerinizdeki karakterler genel olarak gerçek hayatta karşılaştığınız insanlar mı, yoksa kurgusal karakterler mi? -Yine burada “Dağların Soluğu”na bir kapı açılmış- Örneğin “Dağların Soluğu” öykünüzdeki Mehmet tamamen kurgusal mı?
Gamze Güller: Tamamen kurgusal. Karakterlerin hepsi tamamen kurgusal aslına bakarsanız fakat siz kurgu bir karakter yaratırken, muhakkak gördüğünüz, bildiğiniz, tanıdığınız insanlardan bir şeyleri ona katıyorsunuz, kendinizden bir şeyleri de katıyorsunuz, ortaya böyle karma bir ürün çıkıyor. Gerçek hayatta olmayan, yaşamayan insanlar ortaya çıkıyor. Az önce bahsettiğim gibi, “Hayatım Roman”da tamamen kurguladım karakteri, sonra “Ben bu insanı tanıyorum.” diye beni arayanlar oldu. (Karşılıklı gülüşmeler) Tabii ki kurgu. Şuna da karşıyım ben; bir insanı alıp onu olduğu gibi aktarmak, ondan bahsetmek, eğer bunu belirterek yapmıyorsanız zaten edebî olarak etik değil. Kimseyi karalamak için ya da eleştirmek için veya yüceltmek için bir şey yazılmasını da çok hoş bulmuyorum. O yüzden, bu benzerlikler tesadüfî; ama etrafımızda o kadar enteresan insan tiplemeleri var ki esinlenmemeniz mümkün değil. Bazen esinlendiğinizi fark etmiyorsunuz bile üstelik. Kafanızın içinde zaten kurguladığınız o karaktere, o öykü kişisine, bu özellikler yakışır diye bir liste var. Birilerinden toplanmış gelmiş bir liste oluyor ama öyle birebir bir aktarım, bir şey yok. Ben bu soruyla, “En Çok Onu Sevdim” kitabımda sık karşılaştım. Bir söyleşi sırasında bir okur beni çok şaşırttı. “Kendinizi yazdınız değil mi?” dedi. “Yok, kendimi yazmadım.” dedim ama bana bu yazdıklarımın içinde en çok kime benziyorum diye sorarsanız; evet, en çok Asuman’a benziyorum. Orada benden çok şey var, benim düşüncemden, hissiyatımdan. Ben de bu kentsel dönüşüm işine çok sinirleniyorum, ortalığın talan edilmesine sinirleniyorum, şehirlerin içinin boşaltılmasına, eskinin harap edilmesine… Bana en yakın olan o ama elbette Asuman gibi yaşamıyorum. “Ben sizi hep, aynı öyle bir eski Ankara evinde, üstünüzde mavi bir sabahlıkla yazarken hayal ediyorum.” dedi (okur). “Yok, ben üstelik orada yazdığımın tam tersi, bir site dairesinde yaşıyorum çünkü güvenliği var. Benim için de önemli bu.” dedim. (Karşılıklı gülüşmeler) Ne bileyim “Ben şortla yazıyorum. Ben bilmem nerede çalışıyorum.” dedim. “Yok, şu an bütün hayallerim yıkıldı. Benim için siz Asuman’sınız.” dedi. Şimdi böyle bir özdeşlik kurmak, tabii okur için çok kolaycı bir bakış açısı. Belki biz de yapıyoruz bunu okurken ama ben ilk defa karşılaştım. Hatta biraz ürktüm açıkçası. Böyle “Aman ben size dokunuyorum şimdi.” filan diye heyecanlananlar oldu. Çünkü çok etkileyici geldi o kitap kimilerine ama ne ben Asuman’ım, ne işte o Mehmet gerçek, ne de diğer öykülerdekiler. Hiç biri gerçek insanlar değiller ama ne mutlu ki gerçekmiş izlenimi yaratmışlar. Bu güzel yani.
Zeynep Gür: Hayatta karşılığı olan kişiler. Belki, o yüzden insanlara öyle geliyor.
Gamze Güller: Belki de…
Zeynep Gür: “En Çok Onu Sevdim” kitabınızdan bahsetmişken size şunu sorayım. Orada bir kentsel dönüşümden bahsediyorsunuz. Toplumsal başka sorunları da ele aldığınızı görüyoruz başka öykülerinizde. Hangi dert size bunları yazdırdı? Mimarlığın getirisi olan şeylerden, kentsel dönüşümün bir parçası olmaktan rahatsızlığınız mı sizin mimarlığı bırakıp öykü yazarlığına yoğunlaşmanıza sebep oldu?
Gamze Güller: Aslında mimarlığı bırakmamın ya da artık yapmak istemememin sebebi bu değil çünkü ben zaten projeci değildim. O projeleri yapanların böyle dertleri olabilir ama ben o projelerin sahada doğru yapılmasını denetleyen kişiydim. Bir de ben Türkiye’de hemen hemen hiç çalışmadım. Çalıştığım yerler bir elin parmaklarını geçmez. Hep yurtdışındaki projelerde çalıştım. O yüzden bu kentsel dönüşüm meselesi benim ayrıca bir yaram. Bundan 10-15 yıl önce gittiğim bir mekânı yerinde bulamıyor olmak, çocukluğumda yaşadığım hiç bir şeyin izinin bu şehirde kalmamış olması -büyük şehirler için özellikle söylüyorum- alışageldiğim bir mekânı bir daha gittiğimde bir otopark olarak görmek -yani bir otopark, bir bina bile değil.- Doğduğum ev yok, büyüdüğüm ev yok. Yani bütün bunlar beni o kadar çok üzüyordu ki bu yüzden bunu anlatmak istedim. Bir de mekânlar ve nesnelerle enteresan bir ilişkim var. Tabii ki Asuman gibi patolojik bir ilişki değil. Daha ziyade yaşadığım yerleri severim, benimserim. Ailemden kalma çok fazla nesne ve eşya var. Zaten kitabın başında da söylüyorum “Buradaki bütün nesneler gerçek.”
Zeynep Gür: Evet kitabınızda o giriş beni çok etkilemişti. Kişiler gidebilir hayatımızdan ama nesneler kalıyor.
Gamze Güller: Çünkü o yaşanmışlıklarla bana kalmış, bana devrolmuş eşyalar bunlar. Anneannemden bana kalan çok şey var, babaannemden kalan şeyler var. Babamı kaybettim söylemiştim. Babamın pek çok eşyası bende. Biraz sıkışık bir yerde yaşıyorum o yüzden, tabii bu kadar şeyi tutmaya gayret etmek biraz zor oluyor fakat ben bu mânevi bağı kolay kolay kopartamıyorum. İnsanların da bu konuda bu kadar duyarsız olması beni rahatsız ediyor. Şöyle bir akım var: Japonlar gibi yüz eşyanız varsa, bir tane alıyorsanız, bir tanesini atın. Eskilerinizden kurtulun, tavan arasındaki eşyalardan kurtulun. Sürekli olarak bir atma, atın, kurtulun, hafifleyin. Ben atıp kurtularak hafifleyeceğimizi değil, sığlaşacağımızı düşünüyorum. Elbette gereksiz kıyafetleri tutmaktan eski mutfak eşyalarını dolaplara doldurmaktan bahsetmiyorum. Zihnimizi de boşaltalım, dolaplarımızı da boşaltalım, evimizi boşaltalım. Tamam da bize ne kalacak? Yani neyle bağ kuracağız? Eee insanlardan da kurtulalım. Bitti, hiçbir şey kalmadı bize. Biraz bunu da önemsediğim için buna da serzenişti o kitapta anlattıklarım. Yani bir geçmiş güzellemesi, bir nostaljik güzelleme değil. Tabii ki her şey yenilenecek, her şey değişecek, modern bir hâle gelecek ama… Mesela kitaplarda Berlin’i görüyoruz savaştan önceki hâlini, savaştan sonraki hâlini. Yeniden yapmışlar ama bir taşın yerini değiştirmeden. Yurt dışında bir yere gittiğinizde daha önce kahve içtiğiniz bir yeri seneler sonra yine buluyorsunuz. Benim anneannem yurt dışında bir yere gideceğim zaman “Aaa bak bilmem nerede bir dükkân var, orada çok güzel bilmem ne var mutlaka ye” derdi. 50 sene önce gitmiş. Ben derdim ki “anneanne nasıl kalsın o yer?” ama giderdim elimle koymuş gibi bulurdum. Yani bu geçmişe sahip çıkmak, kültürü ile bağını kurmak, kendi özelinde yaşanmışlıkla bağını koparmamak insanı ve toplumu zenginleştirir. Bunları biz kestikçe köksüzleşiyoruz.
Zeynep Gür: Kesinlikle. Geleceğe adım atarken de boşluğa adım atıyoruz ve yıkım yaşıyoruz.
Gamze Güller: O yüzden bu beni hep rahatsız ediyordu ve bunu anlatmak istiyordum. Sonradan aldığım şeyleri de önemserim. Çünkü istemişim, sevmişim bana bir şey ifade etmiş ki almışım. Zamanla benim bir parçam hâline geliyor. Bu nesneleri insanlardan fazla önemsemek değil tabii ama bunları anlatmak istedim. Hem kentsel dönüşüm özelinde, şehir özelinde, hem de o evin içine girerek nesneler özelinde bundan bahsetmek istedim. Bunun mimarlık ile elbette ilgisi var ama ben mimarlık okumadan önce de benim için böyleydi ya da artık mimarlık yapmıyorum hâlâ böyle. Çirkinlikler beni rahatsız ediyor, daha doğrusu gözüm çirkinliklere alışmıyor. Alışmasın diye de uğraşıyorum.
Zeynep Gür: Öyleyse bir tane daha okur sorusu gelsin. Büyük yayınevlerinin amatör yazarlara karşı tereddütlerini kırmak için ne yapmalı sizce? Ben yıllardır bu handikabı yaşıyorum, demiş okurumuz.
Gamze Güller: Büyük yayınevlerinin tabii ki yerleşik daha parlak, daha usta, daha iyi yazarları var. Hatta bunlardan para kazanıyorlar aslında fakat hemen hemen her yayınevi genç ve amatör yazarlara da kapılarını açıyor. Genellikle birinden kazanıp, birine yatırım yapıyorlar. Benim ilk kitabım “İçimdeki Kalabalık” büyük bir yayınevinden çıktı. O zaman “Turkuaz” çok önemli, iyi bir yayıneviydi. İlknur Özdemir vardı başında da. Daha önceki ismi ile de Merkez Kitapları. Mesela ben çok amatördüm, ilk yazdığım şeylerdi. Şimdi de görüyorum dönüp baktığımda bazı amatörlüklerimi. “Şimdi olsam böyle mi yazardım?” diye düşündüğüm şeyler var ama o gün için doğrusu oydu ve büyük bir yayınevi basmayı kabul etti. Şu an içinde bulunduğum İletişim Yayınları’ndan örnek verebilirim. Yenilere her zaman kapıları açık. İyi bir şey gönderiyorsanız muhakkak basıyorlar. Yoksa illa usta olsun, bir yerlerde görülmüş olsun gibi bir kaygıları yok. Tamamen esere odaklılar bu anlamda. Israrcı olmak gerekiyor. Bu ekonomik krizde, kâğıt krizinde bütün yayınevleri bastıkları kitap sayısını azalttı. Benim “Durmuş Saatler Dükkânı” kitabım bir yıl sıra bekledi. Bakın ben oranın yazarıyım ona rağmen bir yıl sıradaki işleri bekledim. Bunlardan bazıları yenilerdi. Demediler ki “Bunlar yeniler, basmayalım da, sen eskisin seninkini basalım.” Böyle bir şey yok ama yeni başlayanlar için kitap basmak ne kadar zor biliyorum, farkındayım ama ısrarcı olacaklar. Bir de şu var gönderdiğiniz eser basılmaya değer mi, o kadar iyi mi? Yazdıklarımızı birilerine okutarak görüş almakta fayda var. Kendimiz yazdığımız için hangi duygu ile yazıldığını bildiğimiz için hataları göremeyebiliyoruz. Çok yerden reddedildi ise belki oturup biraz daha çalışmak gerekebilir. Bir de iyi yayınevleri gerekçe ile reddediyorlar. Orada ne dediler, hangi gerekçeyle reddettiler bu önemli. “Yayın programımız dolu olduğu için” dediler ise bir şey diyemem. Ben İletişim Yayınları’nın eleştirel bir gözle reddediş sebeplerini yazdıklarını biliyorum. Bunlar da önemli tavsiyeler olabilir. Biliyorum zor. Yolları açık olsun.
Zeynep Gür: Belki eşine dostuna değil de edebî bir bakış açısı olan birine okutmak faydalı olabilir değil mi? Doğru okutma bu.
Gamze Güller: Kesinlikle. Ben öğrencilerime de hep aynı şeyleri söylerim. Özellikle yeni yazmaya başladıklarında, lütfen kimseye vermeyin okutmayın çünkü kocasına okutur, karısına okutur çocuklarına, arkadaşlarına filan… İki türlü de kötü; ya çok överler ya çok yererler. İkisi de yanlıştır. Yapıcı eleştiri bu işin erbabından gelince faydası olur. Her yere de yollamasınlar kitaplarını. Bazen kitap bastırmak için acele etmemek lazım. Bu yanlış olabiliyor. Basılı kitap arkada iz bırakıyor. Bir daha onu değiştiremezsin. Ah vah edip pişman olmamak lazım.
Zeynep Gür: Bir başka okurumuzun sorusu şöyle: Öykülerinizi yazmak için özel bir zaman diliminiz var mı özel bir defteriniz, kaleminiz var mı?
Gamze Güller: Artık bilgisayarda yazıyorum o kalem eskilerde kaldı ama not tutuyorum tabii. Yanımda hep bir defter kâğıt kalem oluyor, aklıma gelenleri not ediyorum. Ama bilgisayar o kadar kolaylık getirdi ki hız konusunda, artık doğrudan bilgisayarda yazıyorum. Ben sabahları çalışırım. Sabah çok erken kalkıyorum. Kafam herhangi bir şeyle bulanmadan; haber okumadan, telefon çalmadan, sosyal medyaya girip bir şeye bakmadan, kafam çok netken, kahvaltımı yapıp masada çalışmaya oturuyorum. Mekân olarak ben salonda çalışıyorum. Evim tamamen bir çalışma alanı, her odam kütüphane… O yüzden salondaki yemek masası çalışma masam. Şu anda da oradayım zaten. Yazıcım burada, kitaplarım burada. Evin en büyük alanında çalışıyorum. Küçük bir yerde niye çalışayım ki. Eskiden her yerde yazabiliyordum ama artık evimde masamda olmak istiyorum. İlla sessizlik olsun istiyorum. Elimde kahvem olsun istiyorum ve sabahları çalışıyorum. Öğlen 2’den 3’den sonra pilim bitmeye başlıyor yaratıcılık anlamında. Sıcağı da sevmem zaten sabahın serinliği de iyi geliyor bana. Yavaş yavaş modum düşüyor. Öğleden sonra genelde bir şeyler okuyarak, izleyerek geçiriyorum ya da dışarı çıkacaksam, dışarı çıkıyorum. O yüzden benim en verimli zamanım sabahları. Eskiden gece de yazardım ama gençken. (gülüşmeler) Artık gece dayanamıyorum. Pijamamı giyip yatmak istiyorum.
Zeynep Gür: “Kitap çıkarmak için hangi yöntemleri denediniz. Elinizden tutanınız oldu mu?” demiş başka bir okurumuz.
Gamze Güller: Evet oldu. Cemil Kavukçu. Eksik olmasın fakat o olmasaydı ne yapardım? Az önce soran arkadaş gibi, pek çok yayınevinin kapısını o dosya ile çalardım. Cemil Kavukçu benim için bir şanstı ama ben zaten tamamlanmışa yakın bir dosya ile ona ulaştım. Ondan dersler alırken “Benim böyle bir dosyam var ne tavsiye edersiniz?” diye ona sorma şansım oldu. O da “Bu tamam, buna daha fazla yapılması gereken bir şey yok, basılması lazım.” deyip beni yönlendirdi. Bu tabii çok büyük bir avantaj. Tabii ki küçük yerlerde veya Türkiye dışında birilerine ulaşmak çok daha zor, farkındayım. Biz Ankara’da bile İstanbul’a göre çok şanssızız. İstanbul bu anlamda herkesin birbiriyle dirsek temasında bulunduğu, birbirine ulaşabildiği yer. Ankara’da da bizim o kadar ulaşma şansımız olmuyor ama… Göndermekten yılmamak lazım. Öncesinde dergilerde, yarışmalarda görünmek bence bu işin en önemli adımı. Ben “İçimdeki Kalabalık” kitabından önce ödüller almıştım. Dergilerde düzenli görülmeye başlamıştı öykülerim. İyi kötü bir yerlerde isim olarak benden haberdarlardı. Yepyeni, sıfır kilometre olarak çıkmadım karşılarına ama bunu başaranlar da var. Ben böyle yaptım diye illa böyle olacak diye bir şey yok. İlk dosyasıyla hemen kabul edilip çok ilgi gören, çok genç yazarlar da var. Bir de yayın çizgisi önemli. Yazdıklarınız ile yayınevinin bastıkları arasında bir paralellik var ise şansınız her zaman daha yüksek. Yani o yayınevini iyi takip edeceksiniz. Dergiler konusunda da öyledir. O dergi neler basıyor kimleri basıyor. Benim yazdığım oraya uygun mu? İyi görünür mü? Bunu da çok iyi seçmek lazım. Her yere yollamak değil yani.
Zeynep Gür: Kitaplarınızı incelediğimizde kadınlara çokça yer verdiğiniz görüyoruz. Kadınları önemsiyorsunuz. Bir röportajınızda kadın yazarları da çok önemsediğinizi söylüyorsunuz. Bize bu konudan biraz bahseder misiniz?
Gamze Güller: Yazarlığı bir kenara koyuyorum önce. Kadınların, hayatın her alanında şanssız olduğunu düşünüyorum. Hangi mesleği yaparsanız yapın hep geri plandasınız. Ben çalışırken de bunu çok yaşadım. Hep “Elinin hamuruyla inşaat işinde” dediler. Şantiyelerde, ofislerde hep tek kadındım. Seyahatte tek kadın, uçakta tek kadın tuhaf tuhaf ülkelere giderken. Bir erkekle aynı parayı almak ve aynı itibarı görmek için sizin 2-3 katı çaba sarf etmeniz gerekir. Daha çalışkan olabilirsiniz daha akıllı, daha bilgili, daha deneyimli olabilirsiniz. Yine de aynı parayı alamazsınız. Her zaman biri terfi ettirilecekse, sizden daha kötü durumda olsa bile erkek terfi ettirilir. İnşaat sektöründe yıllarca bunun mücadelesini verdim. Sonra edebiyatta da benzer şeyler olduğunu görünce biraz sinirlerim bozuldu. Ben zannediyordum ki bu inşaat sektöründe olduğum için böyle. En kabası da burasıdır herhalde diyordum. Hayır, hiçbir farkı yok. Yine bazı klikler var, bazı erkek cemiyetleri var edebiyatta da. Önemsenen şeyler, parlatmalar, öne çıkarmalar… Hep bunlar üzerinden yürüyor. Bunu görünce biz okumuş meslek sahibi olmuş kişiler olarak bunları yaşıyorsak; bir de başka türlü çalışmak zorunda kalan, örneğin evlere temizliğe giden, hizmet işi yapmak zorunda kalan veyahut ev kadını olarak hayatına devam etmek zorunda kalıp, elinde bir kuruş parası olmayan kadınların neler yaşayabileceğini gün geçtikçe daha iyi anladım; çünkü insan kendi hayat gailesinin içinde bunun farkına varamayabiliyor, ancak karşılaştıkça görüyorsunuz. Bu yüzden bunu anlatmak istedim. Ben kadına şiddet konusunun yalnızca fiziksel şiddetten ibaret olduğunu düşünmüyorum. Bir kadının toplumsal, sosyal her anlamda şiddete uğradığını düşünüyorum. Buna belki feminist bir bakış açısı diyebiliriz ama hep eşit görülebileceğimiz bir ortam istiyoruz, eşit haklara sahip olmak, eşit fırsatlara ulaşmak istiyoruz. Öncelenmek ya da avantaj sahibi olmak anlamında değil bu, yalnızca eşit haklara sahip olmak… ve bunu anlatmak istedim. Eril dil de benim çok rahatsız olduğum konulardan biri. Biz kadınlar olarak da bu eril dilin tuzaklarına düşüyoruz. Erkek gibi anlatmaya, erkek gibi konuşmaya, kendimizi ifade etmeye çalışıyoruz. Şantiyelerde de çalıştım böyle insanlarla. Tacize uğramamak için erkeksi tavırlar içinde, erkeksi kıyafetler içinde, erkek gibi küfür ederek çalışan kadınlar var. Bu kadınlar isteyerek bu hâle gelmiyor. Ortam onları bu hale getiriyor. O yüzden kadın olarak da işinizi yapabileceğiniz, kendinizi ifade edebileceğiniz bir takım ortamlar sunulması gerek. Bu yüzden kadınlar meselesi benim için önemli. İlk 3 kitapta da yeri geldikçe bundan epeyce bahsettim ancak “Durmuş Saatler Dükkânı”nda daha çok erkekler üzerinden anlatıyorum hikâyeleri ama erkekleri çok da yücelten bir tavırla yapmıyorum.
Zeynep Gür: (Gülüyoruz) Şımarmasınlar.
Gamze Güller: Herkesin kusuru var, kusurlu kadınlar, kusurlu erkekler olduğu gibi bunların iyileri de var ama biz maalesef çok haksızlığa uğruyoruz. O yüzden bunun her fırsatta altını çizmek istiyorum. Diyorum ya ben konu olarak kadına şiddeti anlatmıyorum. Yazım türü olarak ya da yol olarak bunu seçenler, bunu çok güzel ifade edenler var. Kadınların uğradıkları haksızlıklar üzerine yazanlar var. Ben hayatın daha incelikli alanlarındaki şanssızlıklardan bahsetmeye çalışıyorum.
Zeynep Gür: Bunu yaparken de durum öyküleri yazmayı tercih ediyorsunuz. Tercih sebebinizi sorabilir miyim? Neden olay öyküsü değil de durum öyküsü?
Gamze Güller: Ben durum öyküsü üzerinden duygunun ve etkinin daha iyi ortaya çıkacağını düşünürüm çünkü olay kurgulamak kolaydır fakat iz bırakmaz. Şöyle düşünün: Hollywood sineması çoğunlukla olay örgüleri üzerinden kurgulanır, çok heyecanlıdır, seyrederken nefes nefese kalırsınız. Film biter, sizde tek bir şey kalmaz. Avrupa sinemasına dönün bakın. Aynı öykü gibidir. Sonunda bazen ne olduğunu bile anlamazsınız ama sizi can evinizden vurur ve o etki günlerce geçmek bilmez çünkü biz yaşarken de çok olaylı hayatlar yaşamıyoruz ama sürekli bir takım duyguların içinde kalıyoruz. Bazı aydınlanmalar, kırılmalar, bazı keşifler yaşıyoruz. Küçük küçük şeyler bunlar ama bizi biz yapan şeyler. Yola çıktığımda başıma olağanüstü şeyler gelmiyor. Bindiğim otobüs kaçırılmıyor. Önümde biri vurulmuyor ama orada bir dilenci görüyorum, öbür tarafta bir Suriyeli görüyorum. Diğer tarafta bir kadının yaşadığı çileyi görüyorum. Benim aklıma bir şey geliyor, bende bir şey uyanıyor. Ben bunları anlatmayı tercih ediyorum. Öyle anlatarak da okura daha yakın durabileceğimi düşünüyorum. Onda daha çok iz bırakabileceğimi, kalbine daha çok ulaşabileceğimi ya da yazdıklarımın onda yol alabileceğini düşünüyorum. Okurken de durum öyküsü severim ben. Bir şeyi doğrudan söylemeyen, o hissi uyandıran ama bana da doğrudan “Bunu hisset” demeyen öyküleri severim. O yüzden de böyle yazmaya gayret ediyorum.
Zeynep Gür: Okurken insan kendini öykünün içinde buluyor. Sonunda da “Ee şimdi ne oldu?” diyor. (Gülüşmeler) Öyküyü beklenmedik bir şekilde bitiriyorsunuz ama öyküyü devam ettirme gücünü bize bırakıyorsunuz.
Gamze Güller: Evet okurun katılımını istiyorum. Zaten öykü okuru tembel okur değildir. roman okuru tembel okurdur. Her şey verilir, tatlı tatlı okur. Bir şey düşünmesine gerek kalmaz. Tabii her roman için konuşmuyorum ama genel olarak öyle ama öyküde muhakkak dâhil olmak zorundasınız. Kafayı vermek zorundasınız. Yazarla birlikte orada düşünüp o sona gitmek zorundasınız. Bir de herkesin kendi sonunu yazabilmesini seviyorum. Bunun da öyküyü çoğalttığını düşünüyorum. Herkeste farklı bir iz bırakacak farklı bir yere varacak. Bazen söylüyorlar “Şöyle şöyle oldu sonunda değil mi?” Ben de “Bilmiyorum sence nasıl olduysa, öyle oldu” diyorum. Bence diye bir şey yok, ben orada bıraktım daha fazlasını düşünmedim diyorum
Zeynep Gür: Çok güzel bir yöntem gerçekten. Gamze hanım çok teşekkür ederim.
Sizinle röportaj yapmak çok keyifliydi benim için. Umarım sizin için de öyle olmuştur
Gamze Güller: Ben de sizi tanıdığıma çok mutlu oldum. Çok keyif aldım. Bu güzel sorular için de çok teşekkür ederim. Kendimi ifade etme fırsatı verdiniz bana.
Zeynep Gür: Umarım çok daha fazla nitelikli okura, ulaşmak istediğiniz kitleye ulaşırsınız. Yeni kitap çalışmanızda başarılar diliyorum. Kitabınız çıktığında onu da sizinle konuşmayı ümit ediyorum.
Gamze Güller: Öyle olmasını diliyorum. Sizin de derginizin yolu açık olsun. Ben bugünden sonra elimden geldiğince duyurmaya destek olmaya çalışırım.
Zeynep Gür: Teşekkürler.
Gamze Güller: Ben teşekkür ederim.
Kendimi bir sóyleşide,canlı bir programa dinleyici olarak katılmış gibi hissettim. O kadar yoğun bir o kadar öğretici yol gösterici bir röportaj ki okuduğum için kendimi çok iyi hissediyorum.
Bu röportajı hazırlayan herkese ve özellikle yazarla kurduğu müthiş bir frekansla sorduğu sorular için Şair Zeynep Gür’e çok teşekkür ediyorum