Şerif Aydin
Kimiz biz?
Bir yıl oldu, bir şiiri sayfaya döküp kalemi kağıdın kucağına bırakalı ve bir yıl oldu nehrin kenarından durup satır satır yazılan öykülerin, şiirlerin seyrini izlemeye başlayalı. “Şiir” dedim, çünkü heyecanımızı ancak şiir ifade eder. Makale demedim, deneme demedim, öykü demedim. Şiir kalbinde sevinç, sızı, kızgınlık, coşku olan herkesin ilk sarıldığı satırlardır, çünkü. Bu dergi de bizim heyacanımız, yani bizim şiirimiz.
Başlığına “11. Sayının Poetikası” dedim, poetika şiir için kullanılan edebî bir terim olduğunu, şairlerin şiir yazarken bağlı bulundukları veya önemsedikleri şiirsel görüş ve kuralların bütününe verilen bir isim olduğunu bile bile derginin tümü için kullandım. Meramımı da poetikaya geçmeden izah etmeye çalıştım. Madem ki bu bizim şiirimiz, o zaman bir yıldır parça parça izah etmeye çalıştığımız poetikamızı metne dökme zamanı geldi.
Köklerini ve kökenini inkar etmek bir ezikliktir ve o ezikliğe girmeden dün neysek bugün oyuz, bilinsin isteriz, ama şu da unutulmasın, köklerinin etrafında yaşamaya mahkumiyetin kaleme haksızlık olduğunu da düşünenlerdeniz. Esaretin her türlüsünü Ses’imizdeki kalemin ucuyla üstünü çizeli bir yılımız oldu. Tüm şehir bizim…
11 sayıdaki renklerimiz çizgimizdir aslında. Ne yaptığımızı biliyoruz ve ister alkış alalım, isterse ıslık çalınsın ardımızdan, ray değiştirecek değiliz.
Yayınlanan her sayımızın bir hikayesi var, aslında. Yazı seçimleri, kapak dosya için okumalar ve dizayn için bilgisayar başında geçen saatler günler de yarın yazılacak olan bizim hikayemiz parçaları olacağını bilerek bardak bardak tükettiğimiz çayın etrafında bir yıl geçirdik. Değdi mi? Bence fazlasıyla değdi.
Girişte sordum ya “Kimiz biz?” diye, sayılardan örneklerle anlatayım kim olduğumuzu.
Frida, her şeyden önce sanatçıydı. Bu azmin portresini sayfalarımıza taşırken dindar mahallenin duvarına asılmamış bir portre olduğunu bilerek yaptık. Trafik kazası geçirmişti, defalarca bıçak altına yatmış, yılmamıştı. Bir yanı çocuk nahifliğinde, bir yanı azme davet eden bir ressamdı Frida. Bir evlilik yapmıştı kendi gibi ressam olan biriyle. Evlilik sözleşmesinde sadece sadakat şartı koymuştu ama dedikleri yerine getirilememeyip ikinci bir kaza geçirmesine sebebiyet vermişti eşi. “İki büyük kaza geçirdim Diego. Tramvay ve sen. En kötüsü sendin, Diego.” diye ilk defa hangi yarasının çok acıdığını açığa vuruyordu. Hayatı boyunca şansızlıklar yakasını bırakmasa da o da azmin ipini hiç bırakmamıştı.
Hayatı beyaz perdeye taşınmıştı Frida’nın ve başındaki çiçeklerden takla hatıralarda yerini almıştı. Dindar veya İslami dünya Frida’yi okumaz okutmaz pek.Değerlerimizle Frida’nın yağlı boya resmine girenleriz biz.
Ahmet Altan, her şeyden önce bir yazardı. Empati ve direncin kalemiydi. “Böyle müslümanlık mı olur?” diye isyan etmiş bazen, bazen de “böyle devlet mi olur ?” diye bağırmış. İslami kesim onu tercihlerinden dolayı mahallesine sokmuyor, devlet onun itarzlarından ötürü hapse atıyor. Oysa bu sözlerine itiraz edecek kaç dindar vardır merak ediyorum. “Bugünse dinin temsilcileri olarak ortaya çıktıklarını ilan eden insanları gördükçe, gerçek dindarlar adına utanç duyuyorum. Beni utandıran; nefsine sahip çıkamayan şeyhlerin kalabalıkta günah dediğine ıssızlıkta arsızlıkla saldıran sahtekarlığı, Allah sevgisini oya tahvil etmeye çalışan politikacıların ikiyüzlülüğü, kendine yardım edecek bir el arayanlara, o eli avuç avuç altın karşılığı uzatan dolandırıcıların açgözlülüğü değil. Asıl büyük günah bu değil bence. Büyük günah, bir zamanlar bazı solcuların Marks’ı, şimdilerde bütün ‘’vatanseverlerin’’ vatanı, kendilerini biraz daha büyük ve diğer insanlardan daha farklı göstermek için, ayaklarının altına alıp, kendilerine basamak yapmaları gibi şimdi dincilerinde kendi dinlerini ayaklar altına alması; kendi inançlarını, kendilerini diğer insanlardan daha önemli gösterebilmek için kullanmaları, inançlarıyla böbürlenmeleri, inancı bir gösterişe çevirmeleri.”
Sadece bunlar değildi sözleri Altan’ın., şöyle bitiriyordu sözlerini “Dinciler tevazuyu,tevekkülü çoktan unuttular. ‘’Ey müminler,’’dememiz gerekiyor,’’siz söyleyin, tevazu olmadan din olur mu? İnancınızla bu kadar böbürlenmeye utanmıyor musunuz?”
Ben değiştirerek sorayım, “Dindarlar vicadanlı davranıp bu kalemi bağrına basması gerekmiyor muydu? Cami imamlarının bu sözleri kürsüden cemaate okuması dinden mi ederdi imandan mı? Sadece bu değildi Ahmet Altan, sosyal sorunlara güçlülerin hegemonyasına da karşıydı. Çevresine umut ve neşe yayıyordu. Dinleyin isterseniz.
“Diyorlar ki, yenilmişiz.
Diyorlar ki ölümü savunanlar ölümü avuçlarında taşıyanlar, ölümü zehirli tohumlar gibi hayatımıza saçanlar kazanmış.”
Diyorlar ki dağılmış ordularımız.
Diyorlar ki, her cephede bir hüzün, her cephede bir yenilgi varmış.”
Sonra itiraz eder kurtların şehre inişine ve şehir ahalisine:
“Diyorum ki yenilmedik.
Toy kısraklar gibi oynak bahar sabahları hayatımıza koşarken ne yenilmesi, bu çıldırmış erguvanlar her yana dağılırken kim yenebilir bizi?”
Bu sözleri her asil ruhu sarmalı değil miydi? Sarmalıydı elbette.
En güçlü yanı vicdanıydı Altan’ın. Oysa onun güçlü vicdanı, sağlam kalemi ve geniş okuyucu kitlesi bazı mahalleler tarafından öteki evlat ilan edilmesine engel olamamıştı. Camiye de onu üvey evlat ilan eden cemiyete de Altan’ın kitabıyla yürüyenleriz biz.
Musa Anter, Kürt bir yazar ve aktivistti. Kürt aşk destanı olan Mem u Zin’in filmini çekmeye çalışırken aynı zamanda Qımıl şiir kitabında hicivlere yer vermiş ve toplumsal çarpıklığa, adaletsiz davranan devlete de göndermelerde bulunmuştu. Kürtçe ıslık çaldığı için karakola çağrılmış, hakaretlere uğramıştı. Yine de umutluydu, dirençliydi ama derinlerce öldürüldü. Ne din kardeşi olma, ne aynı bayrağın altında yaşama, ne de kalem tutan biri olma onu bağrına basmaya yetmedi. Anter, üvey kardeş kimliğini üzerinden hiç atamadığı için kutsanan devlet fikriyle büyütülen hiçbir kardeşi tarafından sayfalara taşınamadı. Hangi korkuydu onları Musa’nın aşka çağıran asavari kalemine dokunmaktan alıkoyan bilmiyorum ama Asasız Musa’yı yazanlarız biz.
Natalie Morrill “Ghost Keeper” romanıyla Viyana’da Hitlerin zulmünü anlatıyordu. Yahudi genç bir çiftin Viyana’dan kaçışı ve yıllar sonra Viyana’ya geri dönerken iki yüzlü dostlarıyla yüzyüze gelişinin romanıydı. İçinde Yahudi kelimesi geçen her şeye üst seviyeden tepki veren bir toplumun raflarında kolay kolay yer alacak biri değildi Natalie. Natalie çiçeği burnunda bir yazar, Natalie “Eski acılar bir daha yaşanmasın diye geçmişte yaşanan yanlışları bugüne ve yarına yazarak taşımak gibi bir vazifem var” diyen şuurlu bir kalem. Natalie, Türkiyede son dönemlerde yaşanan vakaları kendisine arz ettiğimde gözyaşlarını tutamayan bir kalp. Hitlerlerin haklı olduğu çağdan yargılanacakları çağa kadar Ghost Keeper’ları dini tercihlerine saygı duyarak yarına taşıyanlarız biz.
Tarihiyle yüzleşemeyenlerden değiliz. Nazım’ın sürgününü konuşamayan muhafazakar milliyetçi geçmişe biraz dönüp baksa sürgünde Mehmet Akif’ini, demir parmaklıklar arkasında Necip Fazıl’ını görür. Vatansız geçen yıllar ve hasretle yazılan şiirler öyküleri yazmayacak ve konuşmayacak mıyız? Sürgün Kalemleri fikir ve mahalle ayırımı yapmadan kapak yaptık. Hepsi devlet denen kutsanmış sopayla ülkelerinden şehirlerinden çıkarılmış. Devleti sevelim ama kutsanmış sopaları değil. Kürsüye çıkınca bir solukta Nazım’ı, Mehmet Akif’, Necip Fazıl’ı, Tevfik Fikret’i, Namık Kemal’i okuyan, portlerini kitaplığımızın baş köşesine koymak için de Abidin Dino’dan onları resmetmesini isteyenleriz biz.
Hep mi direnç hep mi kahır? diyeceksiniz. Olur mu öyle şey? En az bunun kadar sessiz limanlar aradığımız saatler günler de çok.
Bir sevgilinin sevincini, bir gelinin hayalini, bir çayın kömür ateşiyle vadiye dağılan kokusuna da bayılıyoruz. Bir yanımız çocukluğunu yaşamamış diktatörlerin çocuk oyuncağı sanıp bozdukları düzenlere ses çıkarmak, öbür yanımızda çocukça bir edayla gökyüzüne şiirden uçurtmalar salmak. Gamze Güllerin En Çok Onu Sevdim öyküsünü okurken “Sentetik hazlarla,plastik duygularla mutlu olamıyorum.Sahte bunlar.Gerçek hayatın kötü bir taklidi.” sözüyle dalıyoruz. Bazen Asuman kalıyor aklımızda bazen Mete… Öykünün tadını ala ala sayfaları tüketirken yavaşça kitabı kenara bırakıp gökyüzündeki ahenge götürecek şiirlere takılıyoruz.
Bir de tedirgin olduklarımız var.
“Amaaan” diyoruz, “Aman, sakın, kalbinizdek sevinci üzüntüyü mahalle diliyle yazmayın. Yani biri kızıl elmaya, anıt tepeye, öbürü tekkesine davet etmesin. Diliniz kimliğinizdir, kelimeleriniz de diliniz. Kelimelerinizi politik kavgalardan ve mahalli sürtüşmelerden uzak tutun. Dünya kimliğine ulaşsın kaleminiz. Sokaktaki insanın öyküsünü sokaktan geçen herhangi birinin okuyacağı üslupla yazmak temel kriteriniz olsun.”
Yazı şiir yollayan hiç bir kaleme kimlik sormuyoruz, kıyafete bakmıyoruz, kafasının içini sorgulamıyoruz, kalbini kendisine bırakıyoruz. Edebiyatın edebi, sanatın estetiği, kültürün evrenselliğiyle yazılmış tüm satırlar buyursun. Bu halay hepimizin…
Biraz da umut diyoruz, biraz da umut.
Yazarken gülümseyin ki okuyanlar gülümsesin satırlarınızda. Aşkınızı öyle anlatın ki okuyan aşık olsun akışınıza.
Öykünüzdeki sevdayı öyle işleyin ki, okuyucu, kahramanınızdan dolayı sizi sevsin. Direk bir aşkın dolaylı bir maşuku olun yani. Zor değil, birazcık umut ve birazcık gülümseme yeter bu satırlara.
Vüsulsüzlük usulsüzlüktür, demiş büyükler. Yani hedefe varamayışın, meramını ifade edemeyişin sebebi takip edilen yanlış yol olduğunuz yoldur demişler. Sesimizi tüm coğrafyalarda duyurmak isteyenleriz biz.
“Siz kimsiniz?” diyeceksiniz. Biz bir ekibiz. “11 Fidenin Düşü” yazısındaki ekip.
“Şiir” demişsiniz yazınızın başında. Çok yakışmış böyle yoğun bir yazının, kuvvetli bir serancamın ve samimi bir hasbihalin girizgâhına.
Sonraki satırlarınızı okurken son dört sayınıza kadar maalesef farkında olamadığım edebi derya içinden yudumladım “Ses”i sessizce.
İyi ki “Ses” var ve inşallah dediğiniz gibi tüm coğrafyalarda esecek bir edebi rayiha, rüzgâr,güzellik…
Sizin ve tüm ekibinizin
elinize, emeğinize, yüreğinize sağlık…