Zeynep Gür
Zeynep Gür: Hoş geldiniz Gamze Hanım. Öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. “İçimdeki Kalabalık, Beşinci Köşe, En Çok Onu Sevdim ve son olarak Durmuş Saatler Dükkânı” kitaplarının yazarı, ülkemizin değerli bir öykücüsü olarak tanıyoruz sizi. Sizi daha yakından tanımak isteyen okurlarımız için söyler misiniz, Gamze Güller kimdir?
Gamze Güller: Hoş bulduk. Aslında mimarım. Mimarlık okudum. Çok uzun yıllar da mimarlık yaptım. Çok yoğun bir iş hayatım vardı. Çoğunlukla proje koordinatörü olarak çalıştım ve yurt dışı şantiyelerinde ve iş seyahatlerinde geçiyordu zamanım. Yazma aşkı o kadar baskın geldi ki belli bir noktadan sonra, o temponun içinde yazmak çok zor olmaya başlamıştı. Öte taraftan yazdıklarımı paylaşmak da istiyordum fakat işe yarayıp yaramayacağından emin değilim. Öyledir ya yazarsınız size iyi gibi gelir. Eşiniz dostunuz arkadaşlarınız “Çok güzel yazıyorsun.” derler ama gerçekten öyle midir? Edebî bir değeri var mıdır yazdıklarınızın? Tabii bunu bilen birinin takdirine bırakmak gerekiyor. Velhâsıl bütün bu kararlarla 2005-2006 yıllarında Ankara’da um-ag bünyesindeki yazma atölyelerine katıldım ve orada bana bu cesareti verdiler.
Zeynep Gür: İyi ki vermişler… (Karşılıklı gülüşmeler.)
Gamze Güller: Ardından dergilere yollamaya başladım. Mâlum o uzun bir süreç… Haber alamazsınız. Hele o yıllarda bu kadar çok dergi yok. Dijital platformlar yok. Epey uzun sürdü oralarda görünmeye başlamak. Bir taraftan yarışmalara göndermeye başladım öykülerimi. 1-2 küçük ödül geldi, güzel bir şeyler oldu ve en sonunda bir kitap yayınlandı. Ondan sonra da bu macera, mimarlığı hafifletip, yazarlığa daha fazla ağırlık vererek devam etti. Artık hiç mimarlık yapmıyorum. Tamamen yazma ile ilgili dersler vererek, atölyeler yaparak, yazarak ve okuyarak zamanımı geçiriyorum. Kendi istediğim hayata ancak geçtim bu yaşta.
Zeynep Gür: Yazarlık çizginizi oluştururken kimlerden etkilendiniz? Bu çizgiyi oluşturmak yıllar alıyor değil mi?
Gamze Güller: Tabii, yazdığınız zaman gayri ihtiyari çok da okuyan birisiniz demektir. Kendimi bildim bileli çok okurum. Hatta komik bir şekilde ailem bana küçükken “Ya bu kadar hızlı okuma. Kitap almaya yetişemeyiz, alamayız daha fazlasını.” derlerdi. Biliyorsunuz kolay işler değildi o zamanlar. Haftada iki kitap hakkım vardı. Eve geldiğimizde annem kızardı bana “İdareli oku.” diye. (gülüşmeler) Şimdiki gibi değil o zaman şartlar ve çok okuduğunuz zaman çokça şeyden etkilenmeye başlıyorsunuz. Ben küçükken de yazıyordum. Kendi kendime sürekli bir şeyler kaleme alıyordum. Muhakkak okuduklarımdan etkilenerek yapıyordum. Çocukken çocuk kitapları okuduğum için, çocuk öyküleri veya romanları yazmaya çalışıyordum. Hatta iki roman yazdım çocukken. Ne cesaret! Zaman ilerledikçe ben kendimi hep öyküye daha yakın olarak gördüm. Öyküyü bir tür olarak keşfettiğim andan itibaren öykücüleri takip etmeye başladım ve onlardan çok etkilendim asıl olarak. Yani edebiyat bir okulsa, okumak bir okulsa, edebiyatı Rus klasiklerinden öğrendim diyebilirim; ama öyküyü Türk öykücülerden öğrendim. İlk beni öykü ile tanıştıran isim “İnci Aral”dır. Ben öykünün farklı bir tür olduğunu bilmiyordum açıkçası. Bize okulda hep hikâyeden bahsederlerdi. İşte “Romanın küçüğüdür. Bunu genişletirseniz roman olur.” ama İnci Aral okumaya başlayınca bir tür olarak bambaşka bir şeyle karşılaştım, aşağı yukarı lise üniversite yıllarımda ve o zaman benim kalemimin de buna daha yakın olduğunu ve öykü yazmak istediğimi fark ettim. O yüzden İnci Aral’ın yazdıkları benim için çok ayrı bir yerde durur yazarlık hayatımda. Yine çok etkilendiğim ve sevdiğim öykücülerden biri “Cemil Kavukçu ve aynı zamanda um-ag’da ondan dersler aldım. Benim ilk dos-
yamda elimden tutan odur. Gerçekten bana cesaret verdi, beni yönlendirdi tamamladığım dosya ile ilgili. Bunlar benim için önemli öykücüler. Bugün tabii çok önemli öykücüler var. Yeni yeni isimlerle de tanışıyoruz. Bir yandan dünya öyküsünü de takip etmeye çalışıyorum. Evet, biz de bunlar yazılıyor ama dünyada ne oluyor? Avrupa’da neler yazılıyor, Amerika’da neler yazılıyor veya Afrika’da neler yazılıyor? Doğuda neler yazılıyor? Bütün bunları takip etmeye gayret ediyorum. Birebir etkilenme söz konusu değil. Eskiden daha fazla bir esinlenme faydalanma vardı ama artık daha bütüncül bir etkilenmeden bahsedebiliriz.
Zeynep Gür: Kendi çizginiz, öykü stiliniz oluşuyor olabilir mi?
Gamze Güller: Tabii. Artık onu besleyecek şekilde o kaynaklardan beslenmeye başlıyorsunuz. Birebir onların yolundan gitmek bitiyor ve kendi yolunuzda ilerlerken orada bir şeyler görüp “İşte ya! Evet, bu benim öyküme de yakışır. Ben de böyle bir şey arıyordum.” gibi şeylerle karşılaşıyorsunuz. İyi öykücüler bana hep ilham veriyor. Özellikle Katherine Mansfield. Çok eski olmasına rağmen ne zaman okusam beni yazmak için tetikleyen isimlerden bir tanesi.
Zeynep Gür: Az önce söylediniz um-ag’da eğitim aldığınızı. Yaratıcı yazarlık eğitimleri veriyorsunuz, atölyeler yapıyorsunuz ayrıca. Bu eğitimler öykü yazarken nasıl bir fayda sağlıyor? Yazarlık için sizce eğitim şart mı?
Gamze Güller: Elbette değil. Yazarlığın bir şartı yok aslına bakarsanız. İçinizde yazmak için bir arzu varsa, dürtü varsa, içinizdeki o yazma duygusunu durduramıyorsanız mutlaka yazarsınız zaten ama atölyeler neye yarıyor? Atölyeler bir kere sizi daha iyi bir okur haline getiriyor. Okurken nelere dikkat edeceğinizi veyahut nelerden nasıl besleneceğinizi size bir şekilde öğretiyor. İkincisi, ben yıllarca yazarken ve yazmaya çalışırken yazmanın kuramsal boyutu üzerine de çok kafa yordum. Yani diğer yazarlar nasıl yazıyorlar, nasıl teknikler kullanıyorlar? Yazmanın temelinde ne var? Roman nasıl yazılır, öykü nasıl yazılır? Sürekli okudum. Eleştiri yazılarını okudum. Ben bunları çok uzun yıllar da derleyip topladım. Hep şunu söyledim kendi kendime; keşke ben çok gençken ve çok hevesli iken yazmaya, biri bana bu ipuçlarını derli toplu bir şekilde verseymiş. Yazarken nerelerde hata yaptığımı, aslında benim önümü tıkayanın ne olduğunu bana gösterseymiş, ben de çok hızlı yol alsaymışım. Tabii bu şu değil, elinizde sihirli bir değnek var da birine dokunup değiştiriyorsunuz ve onu yazar hâline getiriyorsunuz. Bu değil muhakkak.
Zeynep Gür: Yol göstericilik…
Gamze Güller: Evet. Bir şeyde tıkanıyorsunuz. Birinin size “Ya bak, şunu şöyle yapsan sen de bu meleke var aslında.” demesi o kadar kıymetli ki. Üçüncüsü de genellikle okuyan, yazan insan yalnız insandır. Çoğu yazan kişi çevresinde, ailesinde, işinde yazdığını gizler çünkü dalga geçilir. İnanılmaz, eleştirilir vs. “Bunlarla mı uğraşıyorsun?” denilir. Bu atölyelerin başka faydası işte bu. Sizin gibi insanlarla bir araya gelmek. Yani edebiyat konuşabileceğiniz, okuduğunuzu, yazdığınızı yargılamasız bir dille, tavırla, kabullenerek tartışabileceğiniz bir ortam olanağı. Benim çoğu sınıfım bu şekilde devam ediyor. Artık onlara öğretebileceğim bir şey kalmadı, yıllardır devam eden gruplarım var. Okuyoruz, yazıyoruz, her hafta bir öykü tartışıyoruz. Onların yazdıkları üzerinde çalışıyoruz. Benim için de ilham verici oluyor. Beni de yazmak için gayrete getiriyor, onları da getiriyor. Bir araya gelen, aynı şeylerden keyif alan ve normal hayatlarında bunları konuşacak, tartışacak imkân bulamayan insanlar için birer terapi grubu gibi aslında bunlar. Bu nedenle ben çok faydalı buluyorum. Bir de yazma cesareti açısından da çok faydalı. Birileri size “Evet ya oluyor hadi, devam” deyince farklı bir gayretle yazıyorsunuz.
Zeynep Gür: Kesinlikle. Bu yol gösterici tavrınızdan dolayı teşekkür ederiz.
Asıl mesleğinizin mimarlık olduğunu söylediniz ve bu sayede ayrıntıları çok güzel anlatıyorsunuz kitaplarınızda okuduğumuz kadarıyla. Bunu “Otel” öykünüzde iliklerime kadar hissettim. Dedim ki “Bu Gamze Hanım’ın mimarlığının kesinlikle bir dışa vurumu. Ancak bir mimar bu kadar güzel anlatabilir.” (Bizi bir gülme tuttu.) Çok güzel resmetmişsiniz, çok güzel tasvir etmişsiniz. Bu noktada şunu sormak istiyorum. Mimarlık ile kitap yazarlığı arasında benzer ve farklı yönler görüyor musunuz? Bize biraz bahseder misiniz, mimarlığın kitap yazarlığınızdaki etkilerinden? Öykülerinizin temel taşlarını nasıl oluşturuyorsunuz?
Gamze Güller: Mimarlık ile kitap yazmak arasında bence ciddi bir paralellik var. Bir kere ikisi de yaratmanın iki farklı türü. Mimarlıkta da mekânlar yaratıyorsunuz, şehirler yaratıyorsunuz ya da daha küçük ölçekli şeyler yaratıyorsunuz. Aynı şey yazarken kâğıt üstünde de söz konusu. Ayakları yere basan, kendi başına ayakta duran bir yapı kurmak zorundasınız. Yani yarım yamalak yaptığınızda ikisinde de o kurduğunuz çatının dağılması kaçınılmaz. O yüzden her türlü temelini sağlam kurmanız, duvarlarını doğru inşa etmeniz, insanların yaşayacağını unutmadan, insan için bir şeyler yerleştirmeniz gerekiyor. Bu yüzden de ben mimarlıkla, yazmayı birbirine çok benzetiyorum. İkisi de insan için yapılıyor. Biz edebiyatta da bir şey anlatırken insan için insan üzerinden anlatıyoruz. Mimarlıkta da insanların yaşaması ve rahat etmesi için mekânlar tasarlıyoruz. Bir kere bu anlamda çok benzerler. İkincisi her ikisinde de ayrıntılar çok önemli. Yani geçiştirdiğiniz her şey daha sonra bir problem olarak size geri dönüyor ki yapı tasarlarken de böyledir bu. Bir şey atladıysanız mutlaka ayağınıza dolanır. Aynı şey kurguda da böyledir. Eksik düşündüğünüz her şey, sonra ya size ya okura dolanır bir yerde ve o yapıyı darmaduman eder. Bu yüzden çok benzetiyorum. Hayata bakış açısı konusunda da mimarlığın bana çok faydası var. Ayrıntıları görmeyi öğretiyorlar bize okulda. Her türlü ayrıntı bizim için önemli. Kusurları da görmeyi öğretiyorlar. Bizde böyle bir mesleki deformasyon da vardır. Çirkin dizayn edilmiş veya eksik gedik, üstünkörü tasarlanmış yerlerde rahat edemeyiz. Mutlu olamayız. Sürekli o hataları görür dururuz. Yazıda da aslında bu var. Hayattan öykü toplarken de aslında biz bu kusurları, aksaklıkları, olmamışlıkları görüp kâğıda aktarıyoruz. Yani her şey güllük gülistanlık, dört dörtlük olsa, belki yazmaya değer bir şey de kalmayacak. O yüzden bunları toplamakla ilgili bu ayrıntı gözü, mimarlığın bana verdiği bir özellik. Tabii ki işin bir de estetik boyutu var. Az önce fonksiyondan bahsetmiştik -insan için tasarlıyoruz- her şey doğru düzgün olacak ama içinde yaşayan insanların keyif alacağı, mutlu olacağı mekânlar tasarlamaktır önemli olan. Estetik olarak da bir haz söz konusudur. Yani güzelliğin peşine düşersiniz. Yazıda da öyle. Neyi anlatırsanız anlatın o estetik, haz, o güzellik duygusu sizi terk etmemeli, okuru da terk etmemeli. O yüzden ben ikisini çok benzer buluyorum ve ikisinin de sürekli birbirini beslediğini düşünüyorum ve her türlü yaratmak çok keyifli. İçinizde bir yaratma arzusu varsa, bir şekilde, bir yerden taşmaya başlıyor. İster bina tasarlayın, ister resim yapın, ister beste yapın, isterseniz de öykü yazın, roman yazın bir şekilde ortaya çıkıyor.
Zeynep Gür: Birçok ödülünüz var. Bu ödüllerden belki de en kıymetlisi “Orhan Kemal Öykü Ödülü” .
Gamze Güller: (Karşılıklı gülüşmeler) Evet, en kıymetlisi o. Çok güzel bir ödüldü benim için, çok mutluluk vericiydi. Çok onur vericiydi.
Zeynep Gür: Bu ödülü 2012’de “Beşinci Köşe” kitabınız-
la kazandınız. Şimdi ben bunu biraz farklı sormak istiyorum size. Bir arkadaşınız ile yapılan söyleşide, arkadaşınız bir anınızdan bahsediyor; “En Çok Onu Sevdim” novellanızı yazarken, aylarca dışarı çıkmadığınızı söylüyor. Bir kahve içmek için dışarı çıkarıyor sizi ama kafanızın sürekli kitapta olduğunu, muhabbet etmekte güçlük yaşadığınızı anlatıyor.
Gamze Güller: Çok doğru. Bu arada bu arkadaşım da “Suzan Bilgen Özgün” yazar, öykücü. Benden bir yıl önce Orhan Kemal Öykü Ödülü’nü o aldı.
Zeynep Gür: Ya, ne kadar güzel…
Gamze Güller: Evet, çok yakın, çok sevdiğim, can ar-kadaşım. Böyle de güzel bir şey paylaştık.
Zeynep Gür: Böyle arkadaşlarınızın olması da çok güzel bir şey, aynı paydayı paylaşıyor olmak çok güzel.
Şimdi bu konuda size şunu sormak istiyorum. Öykülerinizi kaleme alırken neler yaşıyorsunuz? Sonrasında emeklerinizin karşılığını bir ödülle almak bir yazar için çok büyük bir mutluluk değil mi? Hislerinizi paylaşır mısınız ve tabii ki öykü yazarken yaşadıklarınızdan bahseder misiniz?
Gamze Güller: Öykü yazmak çok farklı bir ruh hali demek benim için. Yani ben şöyle bir oturayım bugün güzel bir öykü yazayım, bugün güzel bir yemek pişireyim der gibi değil. Hoş ben güzel yemek de pişiremem o da ayrı bir itiraf. Malzemeyi şuraya koyayım, karar vereyim, tasarlayayım, yazayım, böyle bir şey değil öykü, benim için değil en azından. Bir şeyin beni tetiklemesi gerekiyor. Bir şey duymuş oluyorum ya da bazen kafamda bir cümle durmadan dönüp, dolaşır kendini yazdırmak için. Bazen bir türlü isimlendiremediğim bir duygu, durum… Onu yazmaya başladığım zaman, çoğunlukla nereye varacağını bilmeden yazıyorum. Bu duygu beni içine almaya başlıyor ancak bir iki sayfa yazdıktan sonra anlıyorum gerçekten kalem nereye gidiyor veya benim zihnimi nereye sürüklüyor. Bilinçaltımdan bir kapak açılıp, bir şeyler mi gelmeye başlıyor? Beni alıp bambaşka bir yere götürüyor o öykü. Öylece akıp giderken tamamlandığı zaman tuhaf bir heyecan duyuyorum. Yani hem yazmak hem de o “oldu” hissine ulaşmak olağanüstü bir durum. Başka hiçbir şeyle kıyaslamayacağım, asla kıyaslamayı düşünemeyeceğim bir duygu.
Zeynep Gür: Yunus Çinçin ile yaptığınız röportajdan bir kesit okumak istiyorum izninizle. Çok hoşuma gitti. Röportajda “Çocukken yalancı bir çocuk derlerdi benim için. Yalan dedikleri de başıma geldiğini iddia ettiğim olaylar, maceralar. Daha hızlı okuyup yazmaya başladıktan sonra da defterlere yazmaya başladım. Herkese mektuplar yazdım. Her çocuk gibi şiirler yazdım. Durmadan yazdım. Yazdıkça değişti dünya. Bir şeye üzülsem de, sevinsem de, endişelensem de bir dert ortağım vardı artık. Yaşadıklarımı dönüştürmek tedavi edici oldu benim için. Bir yaramazlık yaptığımda anne, babama mektuplar yazardım, sınavlarda bilmediğim sorularda, bildiklerimle hikâyeler yazardım (en çok burası hoşuma gitti), ders aralarında sevdiğim dizilere yeni bölümler yazardım, apartmana yeni biri taşınsa onunla ilgili bir öykü yazardım.” demişsiniz. Çocukken roman yazdığınızdan da bahsettiniz az önce. Merak ediyorum, acaba yazma noktasında üretkenliğiniz, çocukluğunuzdaki ile aynı mı? Psikolojiniz sizi nasıl etkiliyor? Yazarken hangi motivasyonla yazıyorsunuz? Bu kadar güzel ürünler çıkarırken motivasyonunuz nedir?
Gamze Güller: Ben çok yaramaz bir çocuktum. Gerçekten ele avuca sığmayan, durmadan tuhaf şeyler yapan, tuhaf şeyler anlatan, ailemin çok şikayetçi olduğu bir çocuktum. Hatta kardeşim doğduktan sonra bunun üzerine bir de kıskançlık eklenmiş ve hayatlarını cehenneme çevirmişim. Beni sürekli kontrol altına almaya çalışıyorlarmış ve nihayet ilkokula başladığımda, özellikle 1. ve 2. sınıfta çok iyi bir öğretmenim vardı. O, bendeki tuhaflığın aslında bir tuhaflık olmadığını -çünkü bunda bir anormallik var dedikleri türden bir çocukmuşum- bunun aslında taşkın bir hayal gücü olduğunu fark etmiş. Çok hiperaktif bir çocukmuşum. Bunu kontrol altına alabilmek için de uydurduğum, hayal ettiğim dünyalara, sürekli diğer çocukları katmaya gayret ederdim. Oyunlara katmaya da gayret ediyordum. İşte bunları yazabileceğimi öğretti bana. Bu tabii ki çok önemli. İleri görüşlü bir öğretmen. İyi ki karşıma çıkmış. Yani beni yazmaya ilk teşvik eden kişidir diyebilirim. Yazmaya başladığım zaman şunu gördüm: Benimle herkes istediğim oyunu oynamayabilir. Yani kurduğum bu oyunu herkes oynamak istemeyebilir ama yazarken ben bunların hepsini yapabilirdim. Güzel tarafı buydu. O zaman yazmayı keşfettim. Okumam hız-landıkça ve daha fazla okumaya başladıkça bunu diğer yazarların nasıl yaptıklarını ve beni oyunlarına nasıl dâhil ettiklerini gördüm. Bunu keşfettikten sonra herhalde dönüşü olmadı benim için. Hâlâ da kurgu benim için çok önemli. Moralim bozulduğunda ya kitap okurum ya da iyi bir film izlerim. Hep başka bir dünyaya girmeye çalışırım. İçinde bulunduğum halden kurtulmak, bu dünyanın dışına çıkmak için bir yol benim için kurgu. Her zaman öyle oldu. Biliyorsunuz yazmanın sağaltıcı, tedavi edici bir etkisi vardır.
Psikologlar ne diyorlar: yaşadıklarınızı yazın. Ben günlük tutan bir çocuktum. Her gün gelirdim, okulda ne oldu, ne bitti not alırdım. Hâlâ bütün defterlerim durur. Bunu anlatıyor olmak, paylaşmak çok kıymetli. Yani yazarken kimse sizi yargılamıyor, ceza vermiyor veya eleştirmiyor ya da benim heyecanımı “Ya böyle saçma şey olur mu?” diye yerle bir etmiyor. Bu kadar güzel bir dost olabilir mi? Her istediğinizde sizinle birlikte. O defter ve kalem elimde olduğu müddetçe ben dünyayı daha yaşanabilir, daha tahammül edilebilir bir hâle getiriyorum. Hâlâ da bunu yapıyorum. Hâlâ dünya benim için çok tahammül edilebilir bir yer değil. Hâlâ çok yabancı ve aykırı hissediyorum kendimi. Herkesin bazı şeylere nasıl alıştığını, nasıl tahammül ettiğini anlamakta güçlük çekiyorum ama benim tahammül etme yolum bu.
Yine çok samimi bir röportaj… Bir yazarın okuyuculara kendini bu kadar içten tanıtması ne güzel. Tabi ki buna zemin hazırlayan sorular da çok kıymetli. Yazarın öykü ve hikaye arasındaki farka dikkat çekmesi de yazanlar için çok önemli bir farkındalık olmalı. Ne hoş bir yazar Gamze GÜLLER. Tanıştırdığınız için teşekkürler…
Beğenmenize çok sevindim. Gamze hanım çok içten samimi ve kaliteli bir yazar.okuyuculardan böyle güzel mesajlar almak bizi motive ediyor