Hüseyin Odabaşı
M Bremond saf șiire dair 1930’un Haziran ayında Akademi’de yaptığı bir konuşmada, şiir lisanına “dua” adını vermiştir. (Tanpınar, Makaleler) Biz de bu benzetmeyi kabul ediyoruz; çünkü samimiyetin bütün imkanlarıyla gönülden gelerek yapılan bir dua gibidir şiir; çünkü şiirin aktığı yerle duanın aktığı yer aynıdır. İnsanın kalbindeki feryadı ve hüznü, derdi ve tasası, ancak şiirle ve duayla en güzel ifadesini bulur; çünkü şiir, nesir gibi göz yaşını ve kaynaklarını izah etme ve ortaya çıkarma cehdinde bulunmaz. Gerekirse gözyaşının kendisi şiir olur. Mısra mısra gönlümüze damladığını hissettirir bize. Hüznü tarif etmez, psikolojinin dilini
kullanmaz. Onda ne aklın vuzuhu ne de dili vardır. Bilakis şiir, kağıda tutturulmuş bir hüzündür.
Bir dil kullandığını mecburen ifade etmek gerekirse, şiir kalbin, hissin ve duyguların diliyle konuşur. Kalbin dili yani acıların, sancıların, aşkın, tutkunun, feryadın ve ızdırabın lisanıdır. Aşkı, sevgisi, tutkusu ve ızdırabı olmayanlar şiirin bu dilini pek anlamazlar. Şiirini kalbine söylettiren Mevlânâ’nın mısralarına hele bir bakın:
Sine hahem şerha şerha ez firak
Ta biguyem şerh-i derd-i iştiyak
(Özlem ve hasret derdini anlatabilmek için, ayrılık ateşinden kavrulmuş, şerha şerha (param parça) olmuş bir gönül isterim.)
Bu bakımdan nice kalplerin kendine benzettiği şiirler olduğu gibi, nice şiirlerin de
kendisine benzettiği kalpler vardır. Şair yazdığı şiiri kendi kalbine, okuyan da kalbini şiire benzetir; çünkü, pek çok şiirde kalbin feryatlarıyla hasta mısralar, aşk ateşiyle âhı, göğü tutan ciğeri yanmış beyitler vardır.
“Beni candan usandırdı cefdan yar usanmaz mı?
Felekler yandı âhımdan muradımın şerm’i(mumu) yanmaz mı?”
Bu arada iyi şiirin ip uçlarını da yakalamış oluyoruz. İyi bir şiirin dua gibi ızdırapla atan bir kalbi, nabzında ise sevdanın sıcaklığı olur. Kötü şiir gibi gafletle yapılan dualarımız yok mudur? İçinde izdırap olmayan dualar.. Kalbi bir kenara fırlatarak yaptığımız, yani kalbi olmayan dualar… Sevdası, aşkı, tutkusu olmayan her istek kuru ve gaflet yörüngelidir. Gaflet uykusunu herhalde yatak uykusuyla karıştırmıyoruzdur! Gâfil dualar gibi gafletle yazılmış şiirler de vardır. Gafletle yapılan dua Allah’a ulaşmadığı gibi, bu tür şiirler de okuyucusunun gönlüne bir türlü ulaşmaz. Uyuyan uyandıramaz ki! Izdırabı olmayan mısralar kalbi bir
akrep kıskacı gibi nasıl yakalayabilir?
Dua bir söz yığını veya kelime kalabalıklığı olmadığı gibi, şiir de bir yığın söz değildir. Yani şiirinde şair, mümkün mertebe kalbini ortaya koyacak, fakat her türlü duygunun, sevincin, neşenin veya ızdırabın zarfı olan kalp aritmi değildir.
Atışları ritmiktir. Zira onda musikinin saf hendesesi(matematik) mevcuttur. Kalbe en çok benzeyen sanat olarak şiirin de hendesesi vardır veya en azından şiir hendese ile barışık olmalıdır. Ayrıca musikinin şiirde varolma zarureti bu durumu gerekli kılmaktadır. Dua da aritmik değildir. Kalbimden geliyor diye akordu bozulmuş bir sesle bağırmak ve çağırmak
olmaz. Kalbin ritmik ve derinden atışları misâli edep duanın hendesesi mesabesindedir.
Kainatta matematik neyse müslümanda ahlâk, dualarımızı süslemesi gereken edep aynı şeydir. Dünyamızın ağaçları, ovası, obası deresi, ırmakları “her nasılsa” kalbimizin duyguları gibi dağınık dağınık gözükür, fakat dünyamızın dönmesinde ise bu dağınık duruşa mukabil kuvvetli bir hendese hakim değil midir? Şiirlerimiz de dualarımız da böyle olmalıdır. Duada madde, bildiğimiz şekliyle yoktur. Arzuların tarifi gün ışığında yapılmaz, madde kalıplarına oturtulmaz. Çizgiler, sonsuza uzanacak şekilde esrarengiz bir mahiyet arz eder. Çünkü herşeyiyle sonzuz olan bir Zat’ın karşısında eller açılmış, gönül kapılarına dayanılmıştır. Dolaysıyla dua, sınırlının Sınırsız’a karşı kendini arzetmesine uygun bir vasıta özelliğini daima muhafaza etmelidir veya dua, sınırsıza doğru açılmaya müsait bir üslupla dolup taşmalıdır. Şiir ise duayla yakalanan bu esrarı sembollerle yapar. Parça parça hayallerin tasviriyle maddeyi aşan manevi bir özellik meydan getirir. Bu durumuyla şiir edebiyatın, dua da ibadetlerin özüdür. Edebiyatın özünü meydana getiren şiirde bir mânevi havanın var olduğunu kabul edenlerden biri de Tanpınar’dır.
“Şiirin mânevi benliğini yapan havasındadır. Birbiriyle irtibatı olmayan rüyet ve düşünce parçalarını, hissin ve hayalin bütün dağınık parçalarını kendi içinde ve vahdet halinde toplayan, işte bu asıl havadadır. Mana bu havaya ses ve melodi gibi refakat (arkadaşlık) eder” (Makaleler, sf,19)
Duanın arşa dayanan enginliğiyle şiirin kanatlarının aynı anda üveykler gibi çarptığı da olur. Bazen de şiirle dua, gönül semamızla gönül yamaçlarımız arasında bir gökkuşağı oluşturarak her türlü rengi ve deseni bize tattırır. Öyle ki bir yerden sonra şiir dua; dua da aynıyla şiir olur:
“ Ey kupkuru çölleri cennetlere çeviren gül;
Gel o bayıltan renklerinle gönlüme dökül!
Vaktidir ağlayan gözlerimin içine gül!..
Ey kupkuru çölleri cennetlere çeviren gül!”
Hem şiirlerinde bazen şairler Dua ederler. Açık açık. Sırf Dua diye yazılan şiirler de vardır tabi ki. Münacaaat…
” Gel, diye yakarışlar vardır. Beni unutma! diyen haykırışlar….
Dua ve Şiir…Çok verimli yazınız.
Canan hanım;
Yazıma yapmış olduğunuz yorumunuzdan ve beğeninizden dolayı memnuniyetimi ve teşekkürümü iletirim.
Şiir üzerine çok güzel bir açıklama! Gerçekten şiirle duanın bu kadar yakın oldukları; hatta içiçe olduklarını anlatan nefis bir yazı. Sizi kutluyorum.