Veda
Soğuğun, bizim için çok da soğuk olmadığı ve hayatı da dondurmadığı zamanlarda Türkiye’nin ortasında bir yerlerde doğmuştum. Hava şartlarına kötü demenin Gayretullah’a dokunacağını bilircesine kar ile arkadaştık.
Kürt olarak doğmaktan rahatsız bile değildik ama bize Kürtler denilirdi. Tam Kürt olamadık da, evde Türkçe konuşurduk. Zaman doksanları gösterdi, birlikte büyüdüğümüz, Alevîliğin ayrım sebebi olduğunu bilmediğimiz arkadaşlarımız mecburen taşınıp gittiler. Biz on kişiydik beş kaldık, can arkadaşlarımız gitti. Biz Sünnî olduğumuzu, onların Alevî olduğunu ayrılık acısıyla birlikte öğrendik. Hiç kin olmadı aramızda sadece onlar gitti biz arkada kaldık. Acıyı şiddetli hissedenler daha güçlü oldu, kalanlar hayatin içinde sıradanlaştı.
Gazeteci olma hayalimle başladığım güzel okulumda Kürt organizasyonlara çağırılmaya başlandım ama ben yolumu çizmiştim bile çoktan .Hizmet etmeye 28 Şubatta anlayamadan verdiğim ara sonrası yeniden başlamıştım bu yıllarda.
Okulda mescit yok, başörtüsü yasak, ajanlar cirit atıyor…
Okul bitti, ikincisini okudum… Sosyoloji sonra psikoloji.
Ne tam Kürt olabildim ne Türk, ne Sünnî ne Alevî, ne oralı ne buralı, ne feminist ne gazeteci, ne sosyolog ne psikolog. En zor olanı anne olmak oldu, kadın olmak, iyi insan olmak, düşünür olmak ve susar olmak, vakti geldiğinde konuşmak ve cesur olmak…
Yaşadığım ülkede hepsi çok zordu.. Sonunda bir damga vuruldu anlıma ve Meriç’ten geçtim o damgayla. Aslında kaç tane damgaya direnmiştim yıllarca, herkese insanca saygıyla yaklaşmıştım ve tüm damgaları sessizce bertaraf edip sadece ben olmuştum. Son fırtına çok karaktersizdi ayırmaya niyetliydi beni yavrularımdan, anamdan, gökyüzünden, denizden. Özgürlüksüz olmaz deyip geçtim yavrularımla o sudan. Boğulmadım, ölmedim, sevdiklerimi aramadım o suda! Sadece bir gece yarısı geçtim. Geldim bu soğuk ama havaya kötü denilmeyen memlekete.
Şimdilerde yaş otuz beşi geçmiş, hava soğuk, dil yok, ırk yok, damga yok, sadece ayni gökyuzu, deniz ve sessizlik…
Ama cevapsız kalmış sorular zamanının gelmesini bekliyor cevaplanmak için.
Orada kalmış aklının gelmesini bekliyor bedenin tamamlanmak için…
Yarım kalmış bir hikaye aslına yavaş yavaş rücu ediyor…
Ne diyor:
Yusuf Has Hacib ‘in Buğra Karahan’a sunulan eseri Kutadgu Bilig (Mutluluk veren bilgi)’de;
Işık hâlâ doğudan yükseliyor.
Hâlâ kovalıyor gece gündüzü, gündüz geceyi…
Gökyüzü hâlâ kuş; su balık; toprak insan kokuyor…
Eskiyenler de var hâlâ eskimeyenler de…
Zaman hükmünü icrâ ediyor,
Gelen gidiyor…
Hâlâ dönüyor dünya!
İnsan hâlâ insan…
Unutuyor!
Değişen ne?..