SEYFULLAH SACİT
En çok kendi hakikatimle yüzleşmek bana zor geliyordu. Ulvî hakikatler peşinde koştuğum hayal ufkundaki adam olmadığımı düşünüyordum
Görüntülerin dağlardan tepelerden uzağa gittiği vakitlerin kıskacında doğurdu zihnim harmanlandığı kelimeleri. Tahayyül ufkumda yüce hayaller peşinde koşmamın dışında rahatlayamıyordum. Hakikat ormanında kaybolmanın acısıyla geçtiğim bu âlemin içinde bir meczuba dönüştü ahvalim. Fikir ve düşünce ummanından kovulmanın bende oluşturduğu hezeyan, içi boş kelimeler ülkesinde ayrılık acısına dönüştü.
Zamanın ilaç olamayacağı anların hicranı içinde dolaştım köşe bucak bu beldede. Sözcükler kaybolmuş anlamlarıyla karşımda hıçkırıklara boğuluyordu. Benimse gücüm olmadığından onlara hakiki anlamlarını iade edemiyordum. Bilmenin yetersiz kaldığı vakitlerin içinden geçiyordum. Güçsüzlük mefhumunun en doruk noktasında duruyordum. Hiç bir şey değişmiyordu.
Onca acı ve keder yükünden yoksun yaşayanların ortasında gamdan dağlar kurmalıyım diyen şairin hissiyatını paylaşıyordum. Hayal âleminde ülkemin toprakları üzerinde adalet rüzgârları estiriyordum. Kahramanlar doluyordu her bir yana. Hepsi ayrı bir güzel hasletle karşımda gülümsüyordu. Ümit rüzgârları esiyordu dört bir yanımda o an. Tahayyül ufkunda hala yüce düşünceler içinde geziniyordum.
Uzunca bir süre devam etsin diye uğraşsam da olmuyordu o ufukta gezinmek. Gerçeklikle yüzleştiğim anlarda kelimelere anlam yüklemekten yoksun bir vaziyette, yazmayı dahi geçtim, konuşmaya bile mecal bulamadığım için yığılıyordum olduğum yere. Uyku hali bastırıyordu o an. Gerçekle yüzleşmekten uyku vasıtasıyla kaçıyordum belki de. Bilemiyorum…
En çok kendi hakikatimle yüzleşmek bana zor geliyordu. Ulvî hakikatler peşinde koştuğum hayal ufkundaki adam olmadığımı düşünüyordum. Bu acı veren düşünce beynimi uyuşturuncaya kadar zihnimden gitmiyordu. Daha fazla dayanamayıp olduğum yere yığılıp uyumak istiyordum.
Gerçekte ben kimim? Bunu öğrenmeye hiç tahammülüm yoktu sanki. Geceler hayallerle, gündüzler ise o güzel hayalleri başarma hevesiyle geçip gidiyordu. Bir şey eksikti ama… Hiç biri gerçekleşmiyordu. Ben olmamasını kendime bağlıyordum. Bir şey eksik diyordu bana… Benden o kahraman çıkmazdı sanki. Kendimle yüzleşmem gerektiğinin idrakinde olsam da, o kötü yüzümü tanımaktan korkarak sabahlıyordum. Yine uyku ve yine bu kısır döngünün içinde bir gün daha…
Zaman geçtikçe bu savaşın bir kaç noktasında kendimle yüzleşmeye çalıştım. Ben kimim sorusuna cevap aradıkça daha büyük bir girdabın içine girdiğimi itiraf etmeliyim. Her yerde aynalar ve ben bu aynalardan kaçıyordum. Tarih boyunca işlenmiş her suçun, her günahın izlerini yüzümde görüyordum. Aynalar zindan ve ben bu zindandan kaçmaya çalıştıkça daha çok zindanın içine düşen biçare adam. Başka bir şairin dediği şey doğuyordu gönlüme bu kez. Susup içimden sadece onu tekrarlıyordum.
“Çıkamam, aynalar, aynalar zindan.
Bakamam, aynada, aynada vicdan;
Beni beklemeyin, o bir hevesti;
Gelemem, aynalar yolumu kesti.”
Kesti… Aynalar yolumu kesti. Ben bu aynalardan kurtulup çıkamadığım zindanımda anlam dolu kelimeler yüklü cümleler kurmaya devam ediyorum. Daha da zindana hapsolarak, daha da kendimden kaçarak… Dışımda bir âlemden habersiz yaşayarak… O bir hevesti demek çok zoruma gidiyor. Şair kadar cesaretli olamıyorum. Çünkü bir hevesten daha fazlası olduğuna kendimi inandırmak istiyorum. Yoksa kaybolacağım… Yok olacağım…