Deniz Barış
Yürek konuşmak istediğinde, sözcüklerin çaresizliğinde boğulur dilin; kalemin naza, gönlün niyaza durur. Güneşi kuşanırsın şirkin buzul ayazında; rüzgârdan kanatlar takıp kuşlara gülümsersin… Ve dile gelir yürek; satır satır dökülür dudaklardan… Kafeste tutulan kuş misali, demir parmaklıklar ardına konmuştu Yusuf’un annesi Cemre. Otuzüç yaşındaydı. Cennet kadınlarının yaşında… Yusuf iki yaşındaydı henüz…Sütten yeni kesilmişti… Ne olduğunu, nerede olduğunu bilmeden girdi Yusuf’un kuyusuna… Burası Yusuf’un kuyusu, hüzün evi, diriler kabri, düşmanlar sevinci, dostlar imtihanı… Herkes zindanda yitirirken Yusuflar zindanda bulacaktı aradıklarını… Asır zulüm asrıydı. Yara derin, insanlık kan ağlamaktaydı. Dünyanın dört bir yanında Yecüc ve Mecüc cirit atmada; Müslümanlara zulümse hat safhada…Müslümanım! diyenlerse, Nemrud’un ateşine odun atmada… Nemrut kin ve nefret ateşini körüklemekte… Ebu Cehil kıtalar gezmede…Deccal Süfyanizmi dimağlara işlemekte… İşte böyle bir asırda, öyle dil ucuyla değil, avuçlar dolusu da değil, yürekler dolusu dualara ihtiyaç vardı. ‘Yılanlı kuyu’ demişti adına üstad Necip Fazıl; Asrın Bedii ise ‘medrese-i yusufiye’. Hamile demeden, süt kuzusu demeden, ana demeden, hasta demeden beli bükülmüş ihtiyarlara varıncaya kadar hepsinden korkup attılar kuyuya… Düşersin Yusuf!Kuyulara, zindanlara düşersin…Gömleği ardından yırtık, ümidi yıkık, bahtına ayrılık düşenlerin, yalnızlığın tesellisini imanda bulanların yâdına düşersin… Allah, der gülümsersin!
On beş ay sürecek olan hapis kolay olamayacaktı Yusuf’a, annesine ve diğer Yusuflara…İlk günler korktuğu için hep ağlayacaktı Yusuf…Kapıyı her gün üzerlerine kilitleyen gardiyanlardan korkacaktı. Babasını ve abisini özleyecekti… Sonra her insanoğlu gibi alışacak, unutacaktı. O minik yaşında sabrı öğrenip kendi küçük de olsa yüreği kocaman olacaktı.Bir gün, 8 metre yüksekliğindeki duvarların üzerindeki jiletli telleri göstererek merakla sordu Yusuf: “Bu teller niye var?” Cevabı henüz üniversite öğrencisiyken tutuklanıp gelen 22 yaşındaki Şeyda verecekti. “Burası kız koğuşu ya, güneş çıkınca parlasın diye süslediler duvarlarımızın üstünü. Hem bizi koruyacak erkek sadece sen varsın, sana yardımcı olmak için yapmışlar onları.” “Naçıl?” “Kötü adamlar duvarlardan atlayıp içeri giremesinler, diye. Hem bak, karanlık olunca bahçemizin kapısını da kilitliyorlar. Bizi burada çok iyi koruyorlar.”Kapı üstümüzden kilitlidir. Dünya her tarafımızdan, gök tepemizden… Hiç oyuncağı yoktu Yusuf’un. Sarı temizlik bezlerinden bir araba dikmişti annesi. Onu da devlet malını amacı dışında kullandı diye aldılar. En büyük eğlencesi ranzadan ranzaya geçip muhabbet etmekti. Kimin canı sıkkın hemen hissederdi. Yavrularının yerine bağırlarına bassınlar diye sokulurdu yanlarına anaların. Hele yeni gelen öğretmen hanım… 3 aylık bebeğini ardında bırakmak zorunda kalmıştı. Günlerce lavaboya sağmıştı sütünü. Günlerce ateşlendi, titredi. Çok kez şahit oldular gözyaşlarıyla sütün aynı anda lavaboya dökülüşüne. O daha bir hasretle sarılırdı Yusuf’a…
Kış günü kaloriferler yanmıyordu. Sadece geceleri biraz yakıyorlardı. Paltolarıyla yatıp kalktılar. Pet şişelere sıcak su koyup battaniye altında ısınmaya çalıştılar. 10 kişilik koğuşta 20 kişi kalıyorlardı. Sadece bir kişinin namaz kılacağı kadar yer vardı. Sırayla kılıyorlardı namazlarını… Öyle bir namazdı ki, yerde değil de göklerde kılıyorlardı adeta. Meleklerin kanadında arşa yükseldiklerini hissediyorlardı. Duvarları nem ve küften yemyeşil olmuş koğuşu gül kokuları bürüyordu. Çok kereler yakazaten ruhaniler teşrif etti tesbihatlarına. Sabah sayımlarında Hz Haticeler, Hz Fatımalar misafirleri oldu Yusuflara.
Koskoca dünya aç kurtlara dar gelse de, bir de yürekleri kocaman insanlar vardı işte bu dünyada… Sığdıramadılar dünyaya onları Yeryüzünün almadığı, göklere sığmayan bedenleri vardı onların. Nam-ı Celili Muhammedî’yi güneşin doğup battığı her yere iletebilmek için küheylanlar gibi çatlayana dek koştular, kıtalar aştılar. Gâh Endülüs kapısında Tarık Bin Ziyad oldular, gâh Çin’de Vehb bin Kebşe… Kin ve nefretin olduğu yere sevgi, savaşın olduğu yere barış, yeisin olduğu yere umut götürdüler. Sonsuz boyutlu bir feza açıldı önlerine…Bengisu içtiler inancın avuçlarından…Bir şua meraklısı, bir öte sevdalısıydılar…Şimdi de Medrese-i Yusufiye’de istihdam ediyordu Rabbi onları. Onlar ki “Allah’ım bedenimi öyle büyüt, öyle büyüt ki cehennemde ehl-i imana yer kalmasın.” diyen Hz Ebu Bekir’in torunlarıydı. Şimdi görev yerleri mahpus olmuştu. Sadakna ve amenna! dediler. Aşk vazgeçmek değil miydi… Onsuz yapamam dediğin her ne varsa onsuz da yapabildiğini öğretecekti sana Yaradan. Her ayrılık bir vuslatın muştusudur. Ve sen nefsini terk eylemedikçe, sahip oldukların birer birer seni terk eyleyecektir. Gençliğin, güzelliğin, sağlığın, işin, eşin, aşın, çocukların… Allah der ki: “Kimi benden çok seversen, onu senden alırım.” ve ekler: Onsuz yaşayamam deme, seni onsuz da yaşatırım… Ve mevsim geçer, gölge veren ağaçların dalları kurur. Sabır taşar, canından saydığın yar bile bir gün el olur. Aklın şaşar, dostun düşmana dönüşür, düşman kalkar dost olur. Öyle garip bir dünya… Olmaz dediğin ne varsa hepsi olur. Mengenede sıkılırcasına sıkılırsın. Yalnız şuurun sana bırakılmış, gerisi tamamen elinden alınmış gibi bir hâl içindesindir. İşin sonunda yağ olmak da vardır, posa olmak da…
“Ey irşad yolunun isteklisi! Allah senin insanlara güvenmemen için sana eziyeti onların eliyle veriyor. Hatta; kendisinden başka hiçbir şey oyalamasın diye, seni bütün mâsivadan izaç ediyor. Murâd-ı İlâhi budur. ”Zâlim kuyuya attı; onlar Medrese-i Yusufiyeye girdiler. Ya da girdikleri yeri Medrese-i Yusufiye ettiler. Yavrusundan ayrılmış yüreği yanık anaların, sütten mahrum edilmiş yavruların, beli bükük hasta ihtiyarların dualarına ihtiyaç vardı belli ki… Nûr nârı söndürürdü elbet! Zalim zulmeder, kader adalet ederdi. Haydi o zaman, daralma! Sığdır içine kâinatı… Herkesin herkesi terk ettiği yerde TERK ETMEDİ MEVLAN SENİ.Aradığını
bulmuştu… Ya da aradığı onu bulmuştu…Kaybedilmişliklerin yalnızlığında… Razı olunması gerekenden çoktan razıydı… Geriye sadece ince bir perde kalmıştı, aralanması ya da kaldırılması gereken…