FUAT ŞAHİN
Yüzbaşılığımı yapmak için Türkiye’nin güneydoğusunda bir sınır karakoluna atanmıştım. Kütahya’da doğup büyüdüğüm ve hayatımda Ankara’nın doğusuna adım atmadığımdan, gideceğim coğrafya hakkında pek bir fikrim yoktu. Medyadan ve devrelerimden duyduğum terör ve kaçakçılık olayları haricinde o coğrafya hakkında bildiğim pek bir husus yoktu. Tayin haberimi aileme verdiğimde büyük bir matem havası oluştu. Sinop’a, Aydın’a ve ya Edirne’ye gidiyor olsaydım bu matem havası oluşmazdı, bilakis bir şenlik, bir esenlik rüzgârı eserdi. Fakat Güneydoğu olunca nedense herkese bir inkisar çökmüştü. İlk başta bunun nedenini asker olmama ve bölgede terörün faal olmasına vermiştim. Ancak daha sonra görecektim ki doktor, asker, öğretmen, herkesin sanki vebalıymış gibi kaçtığı bu garip coğrafyanın yazgısı buydu. Çevremin bana yüklemiş olduğu önyargı ve suizanla yeni görev bölgeme doğru yola çıkmış oldum.
Daha görevimin ilk zamanlarında asla unutamadığım ve kendimi katiyen affedemediğim bir olay yaşandı. Yıllarca bu yaşanan vakanın faturasını o zamanki toyluğum ve cehaletime kesmeye çalıştım. Fakat vicdanım peşimi bırakmıyor, beynimin içinde “sen yaptın!” sesleri yankılanıyordu. En nihayetinde suçumu kendime itiraf edince, önyargı ve suizanlarımdan dolayı böyle bir cürüm işlediğimi kabul edince kendimi dayanılmaz bir vicdani hesaplaşmanın altında ezilirken buldum. Yaşadığım psikolojik buhran iyice ciddileşince profosyonel destek almam gerekti. İlaçlar ve uzun süren seanslar sonucu daha düzelmiş gibiyim.
Yeni görev yerime alışma sürecindeydim. Bölgenin insanını, yaşam tarzını tanımıyor, insanlar nelerle uğraşır, bu çöl gibi yerde nasıl para kazanırlar bilmiyordum. Açıkçası pek de umrumda olmamıştı. Bir gün astlarım karakola yaka paça gencecik bir çocuk ve yanında yüklü bir eşek getirdiler.
– Komutanım, yolda bu çocuğa rastladık, bizi görünce kaçmaya yeltendi.
Gözlerimle çocuğu boydan süzdüm. Kısa saçlı, esmer, yeşil gözlü bir çocuktu.
– Neden kaçtın?
– …
– Sana sordum ulan!
Sesimi yükseltince çocuk sindi. Ürkerek:
– Korktum komutanım.
– Ne var eşekte?
– Sigara.
Şimdi anlaşılmıştı. Çocuk, Irak sınırından sigara kaçırıyordu. “Örgütle ilişiği olabilir mi acaba?” diye düşündüm. Çocuk göründüğüne bakıp aldanmamak gerekti.
-Kaç yaşındasın?
-16
-Adın ne?
-Bawer.
-Kimliğini ver bakalım!
Arka cebinden eski püskü bir kimlik çıkarıp uzattı. Kimlikte fotoğraf yoktu ve üstünde “Fatih” yazıyordu.
-Bu ne?
-Kimlik komutanım.
-Dalga mı geçiyorsun ulan, burada Fatih yazıyor! Kimden yürüttün bunu?!
-Yok komutanım, vallahi benim. Kur’an çarpsın!
Ben tabi ki inanmadım. Muhtemelen örgüt tarafından, kaçakçılık sırasında denk gelirse göstersin diye verilmiş çalıntı bir kimlikti.
Askerlere eşeğin sırtındaki sigaraları indirip karakola taşımalarını emrettim. Tam çocuğa “Haydi var git evine” diyecektim ki, bir ceza alması gerektiğime hükmettim. Bir gece nezarette kalırsa akıllanacağını, bu işlere daha bulaşmayacağını düşünerek içeri alınması emrini verdim. Çocuk çok da üzülmüş gibi değildi, belli ki alışıktı. O sırada bir asker geldi:
– Eşeği ne yapalım komutanım?
Eşek konusunu hiç düşünmemiştim, umrumda da değildi. Fakat birden aklıma -nereden duymuştum tam anımsamıyorum- sınır bölgesinde eşeklerin uyuşturucuya alıştırılarak kaçakçılıkta kullanıldığı bilgisi geldi. Büyük bir soğukkanlılıkla “vurun!” emrini verdim. Bunu duyan çocuk tüm sakinliğini bozarak yalvarıp yakarmaya başladı:
– Etme komutanım, gözünü seveyim! Anam hastadır, acil ameliyat olması gerek. Para denkleştiremiyoruz. Şu eşek tek geçim kaynağımız. Alın sigaralar sizde kalsın ama şu eşeye bir şey etmeyin ne olur!
Ancak çocuğun söylediklerinin hiçbir kıymeti harbiyesi yoktu. Onu bir kez “örgütçü” olarak mimlemiştim bile kafamda. Dedikleri bir kulağımdan giriyor ötekinden çıkıyordu.
Ancak bilmiyordum ki Kürtçe isim yasak olduğundan insanlar kimliğe başka isim yazıyorlar. Bilmiyordum ki kaçakçılık o bölgenin gariban insanının ekmek kapısı. Bunların hepsini çok sonra, zamanla öğrendim.
Bu olayan birkaç ay sonra çevre köylerden birindeyken bir cenaze alayına denk geldim. Kalabalık bir alay değildi. En öndeki birkaç gencin omuzlarında giden yeşil bezlerle sarılı bir tabut ve arkasından yürüyen 20-30 kişi… En önde tabutu omuzlamış bir çocuğu tanır gibi oldum, Bawer’di bu. Tam o anda göz göze geldik. Kan çanağına dönmüş gözlerini benimkilere dikmiş bakıyordu. Gözlerinde üzüntüden ziyade nefret, hırs ve öfke vardı. Bu bakışlar altında ezildiğimi hissettim. Neden bilmiyorum ama çok ürpermiştim. 16 yaşındaki bir çocuğun bana bir şey yapmasına olanak yoktu. Buna rağmen içimi derin bir dehşet kaplamıştı. Yıllardır hala o gözler kâbuslarıma girer.
Kasabadan birine ölenin kim olduğunu sorunca Bawer’in annesi olduğunu öğrendim. Günlerce içim içimi yedi. Vicdan azabından uyuyamaz oldum. Köye dönüp onu bulmak, önünde diz çöküp af dilemek istiyordum. Ancak bunu yapacak ne bir cesaretim ne de yüzüm vardı. İçinde bulunduğum hâletiruhiye iyice dayanılmaz bir raddeye ulaşınca, tamamen bencilce hislerle, sadece kendi vicdanımı tatmin edip uykularımı geri kazanmak için köye, çocuğun yanına gittim. Fakat yoktu. Kime sorsam “gitti” diyordu. Bir sene boyunca düzenli olarak köye gitgel yaptım. Belki bir umut geri gelirse diye ama nafile…
Bir sene sonra karakola bir baskın oldu. Birkaç dakika süren çatışmayı hiç zayiat vermeden atlatmıştık. Elimizde ise üç tane “leş” kalmıştı. Muzaffer bir komutan edasıyla ellerimi arkada başlamış cesetleri incelerken, bir tanesinin bana çok tanıdık geldiğini farkettim. Eğilip suratına baktığımda vücudum taş gibi kaskatı kesildi. Bir senedir uykularımı kaçıran o gözler, aynı kin ve öfkeyle bana bakıyordu. O an başım dönmeye başladı, mideme iğrenç bir bulanma hissi geldi. İstifra edemedim, vücudumun hiçbir sinir hücresine hükmüm geçmiyordu. Elimi belimdeki silaha götürüp tek kurşunda bu iğrenç, utanç verici hislerin hepsine son vermek istedim. O an azıcık kımıldayabilsem, her şey bitmiş ve kurtulmuştum.
Her şeyden nefret ettiğimi hissettim; hayattan, mesleğimden, kendimden, önümde ölü yatan çocuktan… Evet bir cesetten nefret ediyordum zira, elimden af dileyip vicdanımı rahatlatma imkanını almıştı. Üstelik şimdi sadece annesinin değil, çocuğun da katiliydim.
Ertesi günkü televizyon kanallarında 17 yaşındaki zavallı bir çocuk vatan haini, ben de muzaffer bir yüzbaşıydım. Şimdi ise soğuk namluyu ağzına dayayıp bu kepaze yaşamı sonlandırmaya dahi cesareti olmayan emekli bir albayım.
hikaye güzeldi. gerçekliğe yatkınlığı, umarım sonucunu da gerçek kılmaz. tebrikler ve teşekkürler.