SEYFULLAH SACİT
Zaman yapraklarını döküyordu gözlerinde. Hiç bir tahayyül artık sonbaharın gelişine direnemiyordu. Direnmesinde zaten. Nehir gibi akıp gidiyordu gözlerinin önünde hayat ve sen sadece izleyebiliyordun. Bir gün diyordun içinden… Bir gün… Belki de göremeyeceğin bir gün…
Etrafında ağaçlar sana gözyaşı döküyordu. Sen içindeki ile savaşmaktan yorulmuştun. Bir tarafa savrulunca son darbede, gözlerini gökyüzüne diktin. Sakince ve evet şimdi diyordun. Şimdi mi o gün…
Görüntüler kaybolmaya yüz tutmuşken bir el uzanmıştı ellerine. Hayal meyal hatırlıyordun kim olduğunu o an. Sonrası kayıp… Yüzünde sade bir tebessüm kalmıştı sadece… Şimdi düşünüyorsun, hatırlamıyorsun suretini. Geçmiş zaman hikâyesiydi oysa yaşadığım diyordun. Suretler geçiyordu gözlerinden… Hiç birinde o tanıdık simaya rastlayamıyordun.
Geçmiş zaman hikâyesi olarak algıladığın şey yoksa gelecekte miydi? Hayalinde mi yaşamıştın yoksa o olayı? Zaman olgusu kaosa sürükleniyordu. Elinden tutan sima hangi zaman boyutundaydı? Artık bilmiyordun…
Arayış içinde sessizce duruyordun. Goethe’nin yakasına yapıştın ilkin… Hangi cenderede yazdın mefistoyu?… Faust neden hep kaybetsindi ki? Neden kazanamasındı? O sadece gülümsüyordu…
İki elin Tolstoy’un yakasında bu kez… İtirafların diye bağırıyordun. Yalan mıydı hepsi… O kuyunun içinden nasıl çıktığını neden söylemedin ki? Yoksa sende mi çıkamadın o kuyudan diye bağırıyordun. O sadece mahzun bir ruh hali ile gözlerine bakıyordu.
Kafka’ya koştun bu kez. Zaman akıp gidiyordu geleceğe sen bu kez onun yakasına yapışıyordun. İçindeki en ezik anıları anlattığı için ona kızıyordun. İnsan neden insan gibi yaşayamasındı ki? Nerede isyan, nerede direnç, nerede yolları kesenlere meydan okuyan adam diyordun. Sarsıyordun tüm gücünle. O sadece donuk gözlerle sana bakıyordu. “Yapmak istedim. Beceremedim” diyordu. Dönüyordun… Ahmet Hamdi’nin evinin önünde bir gece vakti duruyordun. Huzur diyordun. Yazdığın romanda acıdan başka bir şey yok. Nasıl huzur bu diye bağırasın geliyordu. Ama susuyordun. Işığı kapanıyordu odası nın… Ayrılıyordun sakince oradan da…
Laleli’den aşağıya doğru inerken Atilla İlhan’la karşılaşıyordun. Sisler bulvarında bir gece vaktiydi. Şair yazdığı şiiri yaşıyordu. Sen sadece uzaktan izlemekle yetiniyordun. Ümidini kaybetmişçesine tüm düşünürlerden kaçıyordun.
Orhan Veli karşılıyordu seni Aksaray‘da. Ruh halini görünce sakince yanına yaklaştı. Gülümsedi ardından. Başladı “Anlatamıyorum” şiirini okumaya. O an o kadar anlamlı gelmişti ki o şiir sana. Anlatamazdın…
Gezmekten yorulmuştun. Hangi surete uğrasan o surete benzese de bir şeyler eksikti simalarında. Hiç bir suret o suret değildi. Gerisin geri evine dönmek istedin. Çünkü, hepsinin simalarında bir belirsizlik hâkimdi. Susuyordun. Mekân kavramı kayboluyordu. Zaman rastlantısal bir hal alıyordu. Her şey değişiyordu. Geçmiş ve gelecek bir anda şimdi de birleşiyordu. Hepsinin birleştiği noktada eksikler tamamlanıyordu. Anlıyordun parça parça verilenleri toplaman gerektiğini. Ve anlıyordun parçalar birleşmeden o surete erişemeyeceğini…
Kaçak suretlerde yakaladıklarınız gerçekçi bir edebi havaya, sohbete ve hatırlamaya dönüşmüş. O belirsizlik de
kendi edebi yolculuğunuzda beklediğiniz güzergâh olsa gerek. Bence edebi çehreniz net sizin. Yüreğinize ve kaleminize sağlık Seyfullah hocam.