Mecit Öz
Aliya İzzet Begoviç… 1990’lı yıllarda adı gündemden düşmeyen, hakkında çok şeyler söylenen, Bosna halkının istiklal ve istikbal mücadelesinin efsanevi kahramanı… Bir bilge başkan…
Begoviç Yugoslavya zindanlarından Bosna devlet başkanlığına uzanan süreçte yaşadıklarını ve Bosna halkının istiklal mücadelesini 580 sayfalık, belgesel niteliğindeki “Tarihe Tanıklığım” adlı hatıratıyla tarihe not düşüyor.
Begoviç, tarihe tanıklığına düşünüce ve eylemlerinden ötürü bir suçlu olarak Yugoslavya mahkemelerinde yargılanmasını ve bu yargı sürecinde yaşadıklarını anlatarak başlıyor. Ardından Yugoslavya’nın dağılışını, bu dağılış sırasında yaşanan sancılarını, Bosna Hersek’in Yugoslavya’dan koparak bağımsız olmasını, bağımsızlıkla birlikte Sırpların saldırılarıyla başlayan Bosna halkının istiklal ve istikbal mücadelesini anlatarak devam ediyor. Bosna’nın kurtuluş mücadelesini, büyük devletlerin Bosna savaşına ve Bosnalıların acılarına duyarsızlıklarını, Sırplardan yana tavır takındıklarını bir nevi saldırganı teşvik ettiklerini, Bosna’yı onursuz ve adil olmayan bir barışa zorladıklarını anlatırken bu süreçteki konuşmalarından, röportajlarından örnekler aktarıyor.
Bu tanıklıkta beni en çok etkileyen yaşadığımız zamanın ve bu zamanın bize yaşattıklarının etkisiyle olsa gerek, Bosna savaşındaki mücadelesinden çok Yugoslavya mahkemelerinde yaşadıkları oldu. Hakkındaki suçlamaları ve yargılama sürecindeki hukuksuzlukları okudukça 2016’nın Türkiye’sinin 1983’ün Yugoslavya’sındaki komünist rejime benzediğini görmek içimi acıttı. Zamanlar ve mekânlar değişse, rejimler başkalaşsa da zulmün değişmediğini, ibret alınmayan tarihin tekerrür ettiğini hatırlattı. “Tarih tekerrürdür diyorlar, ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?” diyen Mehmet Akif’e bir kez daha hak verdirdi.
Yugoslavya döneminde düşünce ve eylemlerinden dolayı birkaç kez hapis yatan ve 1983 yılında yargılandığı davadan 14 yıl mahkûmiyet cezası alan Begoviç, hakkındaki suçlamalar, yaşanan yargılama süreci, sonrasında verilen cezalar ve bu süreçte halkın tutumu ile ilgili olarak şunları yazıyor:
Uyduruk Mahkeme, Usulüne Uygun Olmayan Yargılama
1983 Yugoslavya’sı
“Bosna’nın dört bir yanından yüzlerce kişi daha tutuklandı ve sorgulandı. Sorgucuların gerçeklerle pek ilgilenmediği aşikârdı. Onların görevi bizi suçlamak ve üzerimize atılan suçları kanıtlamaktı. Bunu başarmak için kullandıkları başlıca araç hapsetme tehdidiyle aldıkları yalancı şahitliklerdi. Şahitlik yapmak istemeyenler suçlanmakta ve tehdit edilmekteydi…” 35-36
Devlet düşmanlığı icat etmek, kimsenin uydurmadığı suçlar uydurmak neden gereklidir. Yeni kurbanlar yeni mağdurlar yaratmak, vicdanıyla hareket ederek kendi işine gücüne bakan, barışçı ve masum vatandaşları terörize etmek kimin işine yarıyor. insanlar bu ülkede ikinci sınıf vatandaş mıdırlar?… Bu devlet kendisini gerçekten üniversite hocaları, hukukçular, ekonomistler, şairler ve imamlar tarafından tehdit altında bırakılmış mı hissediyor..?” 40
Kendisi hakkında ki iddialar “bırakınız usulüne uygun biçimde yürütülen bir yargılamaya temel oluşturmayı, bunlar haklarında bir değerlendirme yapmaya hatta üzerlerinde düşünmeye bile değmezler. Bunlar bir yalan yığınından ibarettir. Bırakınız delillerin güvenilirliğini sağlama konusundaki endişeyi, suçlamalarda azıcık bir güvenilirlik sağlamak için birkaç yer ve zaman bile zikredilmemektedir… Bütün hayatım boyunca Allah’a bana cenneti bahşetmesi için dua ettim. Vatanıma hizmet için çalıştım. Fakat ne yapabilirim ki. Bunun benim kaderim olduğuna kuşku yok. İnsanlar nazarında beni işlemediğim suçlardan dolayı cezalandırmak tanrı nazarında ise beni onların eliyle imtihan etmek için…” 41
“Bir sanığın savunmasından “bana göre bu dava oldukça şüphelidir. Bunun tezgâhlanmış olduğu açık, fakat bunun nedenini tam olarak bilemiyorum. Daha önce de böyle düzmece bir yargılama sonucu 20 yıl ağır işte çalışmaya mahkûm edilmiş ve bunun 10 yılını yatmıştım. Fakat bu Stalinist dönemdeydi…
Ha Stalin, ha Tito, ha… Bütün diktatörler, bütün dikta rejimleri aynı değimli? Zulüm, baskı, haksızlık, hukuksuzluk, yoksulluk sefalet ve aşağılamada birbirleriyle yarışmıyorlar mı?…
Begoviç devam eden sayfalarda on iki arkadaşıyla yargılandığı davada ifade tutanaklarının polis tarafından baskı, tehdit, işkence ve yıldırma yoluyla alındığını… Kendi hazırladıkları ifade tutanaklarını zorla ve tehditle imzalattıklarını, imzalamak istemeyenleri günlerce nezarethanelerde tuttuklarını, işkenceye uğrattıklarını anlatır. Şahitlerin sorgudaki ifadelerini mahkemede değiştirdiklerinde ya da sorgudaki ifadelerini baskı altında verdiklerini ifade ettiklerinde yalan ifade vermekten beş yıl cezalandırmakla tehdit edildiğini, mahkemenin sorgu ifadelerini dikkate aldığını, mahkemedeki ifadelerine değer vermediklerini anlatır. Savcıların, hâkimlerin suç delilleriyle, bu delillerin gerçekliği ile ilgilenmediklerini, tek dertlerinin karşılarına suçlu olarak çıkarılan şahısların cezalandırılması, bu cezalandırılmayı sağlayacak kanıtların bulunmasından ibaret olduğunu yazar.
Bu anlatılanları okuyunca son yıllarda Türkiye’de yaşananlar aklıma geldi… Kendimi 1983’ün Yugoslavya’sındaki Bosnalılar gibi hissettim. Kendi ülkemde, öz yurdumda garip, mazlum ve mahkûm oldum… Yalnız ben miyim öz yurdunda garip, öz yurdunda parya olan? Türkiye’nin her yerinden her meslekten, her yaştan, her cinsten binlerce insan terör ve anayasal düzene karşı gelmekte suçlandı, tutuklandı, sorgulandı, yargılandı ve mahkûm edildi. 1983 Yugoslavya’sındaki Begoviç ve arkadaşlarının halleriyle özdeşleşti.
Bütün bu hukuksuzluklar, haksızlıklar karşısında yönetimin, basının ve halkın tutumuna, yapılan suçlamaların, verilen cezaların ağırlığına gelince Begoviç, kendi tanıklığında şunları yazıyor:
Dikta Rejimleri Ve Halkın Durumu
“Zalim liderlerin hiç biri kendisini diktatör olarak adlandırmamıştır. Onlara göre kendileri birer demokrattır, herkesin de kendilerini o şekilde düşünmesini ve anmasını istemişlerdir” 545
***
“Bütün toplumlarda şiddet ve adaletsizlik vardır. Komünist zulmün kendine özgü doğası ise, yasa ve biçim kılıfı altında gizlenmiş olan hukuksuzluğudur. İnsanlar bu sistem altında neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilmeden ölürler. Basına, yetkililere, resmi açıklamalara safça inanarak, yanlışlığı ve adaletsizliği istemeden ve bilinçsizce destekleyerek sürekli hayal âleminde yaşarlar. Bu tür insanların insanı dehşete düşüren şu tür açıklamayı yaptıkları sıkça duyulur. “Tamam, ama gazetelerin söylediği bu” Diktatörler ile cahil halk, aptallaştırılmış kitleler birbirini besleyerek el ele giderler”. 48-49
***
Halk bir tür savunma mekanizması olarak, bencilce nedenlerden dolayı siyasi mahkûmları suçlu kabul eder. Halk adaletsiz ve hukuksuz bir rejimde yaşadığını kabul etmek istemez. Zira kabul ettiği takdirde bu zulme sessiz kaldığı gerçeği ile yüzleşmesi gerekecektir. Bu durumda adil bir rejimde yönetilmediğini düşünecek ve kendini güvende hissetmeyecektir. Haliyle bir savunma psikolojisi içinde bunu reddedecek, mahkûmlara suçlu nazarıyla bakacaktır.
***
Ayrıca hüküm ne kadar ağır olursa inandırıcılığı da o derece inandırıcı olacaktır. Kanıt yokluğunda cezanın büyüklüğü kanıtın yerini alır. Sokaktaki “eğer suçu olmasaydı 15 yıl değil 1-2 yıl yerdi” der. Bu durumda cezanın hafif olması suçun inandırıcılığını zayıflatır. Sert ceza şüpheleri giderir. Bu nedenle masumlar iki kat ceza alır. Bu Nazilerin kullandıkları bir yoldur. “Hain olmasalardı şüphesiz bu kadar ağır ceza almazlardı” diye düşünülür. 51
Mahkemedeki savunmasından:
Şu Anda Ayaklar Altına Alınmış Olan Sadece Adalet Değildir
“Şu anda ayaklar altına alınmış olan sadece adalet değildir. İnsanların sağlıkları ve hayatları da tehlike ve tehdit altındadır. Birbirinden koparılmış aileler toplumsal barışı ve huzuru da tehdit etmektedir. Bu nedenle bütün bu tehditlerin savuşturulması için tutukluların serbest bırakılması gerekir” 50
Ben Ülkemin Yasalarını Çiğnemiş Olmaktan Yargılanmıyorum
“Ben ülkemin yasalarını çiğnemiş olmaktan yargılanmıyorum. Çünkü böyle bir şey yapmadım. Ben bugünkü iktidar sahiplerinin izin verilmiş ve yasaklanmış olana ilişkin kendi standartlarını, anayasa ve yasaları dikkate almaksızın empoze etmelerine yarayan, yazılı olmayan kuralları ihmal etmiş olmaktan dolayı yargılanıyorum. Nereden bakılırsa bakılsın yazılı olmayan kuralları vahim bir şekilde ihlal ettim” 50
Eğer gerçekten suçlu olsaydım adil bir şekilde yargılanabilirdim. Adil yargılanmadım çünkü masumdum. Dosyam açık olur, vekilimin dosyaya erişimine izin verilirdi.
1983 Yugoslavya’sından çıkıp 2016 Türkiye’sine geldiğimizde ve yaşanan dava süreçlerine baktığımızda benzer şeylerin daha fazlasıyla yaşandığına tanık oluruz. Terör suçlamalarıyla yargılanan insanların yaşadıklarını dinlediğimizde, bu davalarda mahkemelerin, yargılamanın yöntem ve usullerine baktığımızda Yugoslavya’da yaşananlardan aşağı kalınmadığını, daha fazlasının yaşandığını görebiliriz. 1983 yılının komünist Yugoslavya’sında yaşananlarla 2016 yılının demokratik olduğu söylenen Türkiye’sinde yaşananların benzeşmesi ne kadar üzücü.
Begoviç’in 1982 yılındaki savunmasında söylediği “Yugoslavya’yı seviyorum fakat onun yönetiminden hoşlanmıyorum” ifadesini, bir kelimesini değiştirerek söylemeyecek olan var mıdır 2016 yılında mahkûm edilmek istenen insanlar içinde?
Kendini Mahkûm Edenleri Affetti
1982 yılında kendisini mahkûm eden tahkikat subayları, hâkim ve savcılar Begoviç 1990 yılında Bosna devlet başkanı olduktan sonra da aynı hayatlarını yaşamaya hatta sahip oldukları mevkileri korumaya devam ederler. Begoviç bununla ilgili olarak “bir politikacı olarak onları affettim ama bir insan olarak değil” der.
Hiç Adaletsizlik Olacak Mı?
1993 ortalarında Olova yakınlarında direnişiyle ünlenen birliği ziyareti sırasında bir asker ileri çıkıp başkanım barış gelince hiç adaletsizlik olacak mı diye sorar. Şaşırır ve evet, maalesef adaletsizlik olacak, sizin de ona karşı tıpkı şimdi düşmana karşı savaştığınız gibi savaşmanız gerekecek” cevabını verir. 560
YUGOSLAVYA ZİNDANLARINDAN BOSNA DEVLET BAŞKANLIĞINA
Begoviç Yugoslavya zindanında kaldığı günlerde Müslümanların haklarını savunmak için bir parti kurmaya tasarlar. Çıktıktan bir yıl sonra 1989’da Demokratik Eylem Partisini kurar. 1990 yılında yapılan seçimden zaferle çıkarak Bosna Hersek’in yönetiminin başkanı olur..
Yugoslavya’nın demokratik olarak devamını isteyen Begoviç, Slovenya ve Hırvatistan’ın ayrılışından sonra kalanın büyük Sırbistan olacağını düşüncesiyle Bosna’nın ayrılmasını savunmaya başlar. Bosna’nın bağımsızlık ilan etmemesi halinde büyük Sırbistan’ın bir parçası olma ile Hırvatistan ile Sırbistan arasından parçalanma şıkkı arasında kalacağını, büyük ihtimalle ikincisinin olacağını, bunun için de Hırvat ve Sırp savaşının arasında kalacağını ve Bosnalıların her iki tarafça da Truva atı olarak görüleceklerinden soykırıma uğrayacakları fikrindedir. Dediği gibi de olur. Bir yandan Hırvatların diğer yandan Sırpların saldırılarına maruz kalan Bosna Müslümanları eşit olmayan şartlardı, kıt imkânlarla istiklal mücadelesine girişirler. Batı, Avrupa’nın ortasında Müslüman bir devlet istememekte ve bunun için Sırp ve Hırvatları ileri sürmektedir.
***
Begoviç 1995 yılında Alman Dış Politika derneğindeki konuşmasında: “Batılıların Bosna savaşına silah ambargosu koyarak müdahale ettiklerini, Bosna halkının kendilerini savunmasına izin vermediklerini, saldırıya uğrayan bir topluma yardım etmek yerine, buna göz yumarak saldırgana yardım ettiklerini dile getirir. Nefsi müdafaadan mahrum bıraktıklarını” söyler. Ayrıca batılıların savaşı durdurmak ve kanlı ölümleri azaltmak için ambargo koydukları iddiasının gerçeği yansıtmadığını bilakis savaşı uzattığını ve daha kanlı daha vahşi bir savaşın yaşanmasına neden olduğunu belirtir. Batının binlerce insanın ölümünü, katledilişini, camilerin kiliselerin yıkılışını kılını kıpırdatmadan seyrettiklerini söyler.
***
“1992 Mayısında Lord Carrington, Saraybosna ziyareti sırasında kendisine müzakerelere devam telkin ettiğini, buna cevabının “onların tek istediği şey bizim boyun eğmemizdir deyince peki ne yapacaksınız, diye sordu. Savaşacağız dedim. Sabrını koruyarak kiminle uğraştığınızı bilmediğiniz belli. Çok üzgünüm ama sizin hiç şansınız yok” dediğini anlatır 505
***
Saraybosna’da bir alışveriş merkezinde domuz eti satışıyla ilgili olarak vatandaşlar dükkânların ayrı olmasını isterler. Batı basını büyük bir tehlikeymiş gibi günlerce bunu haber yapar. Domuz etiyle ilgili batı basınında çıkan haberlerin toplamı Sırpların binlerce masum insanı öldürdüğü ölüm komplolarıyla ilgili yaptıklarından çok fazladır. 508
Dayton Anlaşmasını Neden Kabul Etti?
Begoviç Bosna halkının aleyhine olan Dayton anlaşmasını neden kabul ettiğini “savaşı sona erdirmek için, savaşın getireceği yeni yıkımları, ölümleri, katliamları durdurmak için… Savaş devam ederse sonucun muğlak olduğunu, dünyanın Bosna halkını savaş için değil barış için destelediğini, dünyanın makul gördüğü barışı reddettikleri takdirde silah ambargosunun kaldırılmayacağını, çevre ülkelerden temin ettikleri erzaklarının engelleneceğini, devam edecek savaşın daha çok felaketlere yol açacağı…”302 ifadeleriyle açıklar.
Boşnakların Kurtarıcısı
Begoviç, kendisini Boşnakların kurtarıcısı olarak adlandıran gazeteciye “eğer öyle olsaydı, iyi olmazdı ve çok şükür öyle değil. Binlerce insan savaşıyor Bosna için; onlar benim için, bende onlar için durumu kolaylaştırmaya çalışıyoruz. Ama onlar ben olmasaydım da aynı şekilde savaşacaktı, ben gittikten sonra da savaşacaklar,” dedikten sonra kendi başarılarından değil kendisinden bağımsız, askerlerinin başarılarından örnekler verir ve “işte bu yüzden Aliya giderse Bosna ayakta duramaz, şeklindeki ifadeyi çok yanlış ve tehlikeli buluyorum” der. 525-526
Bosna 100 Yıl Sonra Var Olacak Mı?
1994 yılında Bosna 100 yıl sonra var olacak mı diye soran gazeteciye “… Bizim işimiz çalışmak, savaşmak ve elimizden gelenin en iyisini yapmaktır. Tarihi yapansa tanrıdır. Ben buna inanıyorum” cevabını verir. 528
HİZMETÇİM DE, LÜKSÜM DE YOK
Bosna halkının bağımsızlık mücadelesinin lideri ve ilk devlet başkanı olan Begoviç kendisi ve ailesi hakkında söylenen iddialarla ilgili olarak:
“Bosna Hersek devlet başkanlığının mülkiyetinde iki odalı bir apartman katında yaşıyorum. Hizmetçim de, lüksümde yok. Asli şeyler dışında hiçbir şeyim yok. Çocuklarımın da mülkü yok. Oturdukları apartman daireleri mütevazı mobilyaları ve arabaları var. Ama bunlara Saraybosna yurttaşlarının yarısı sahip. Izzetbegoviç ailesinde, çocuklarım da dâhil birçok eğitimli ve becerikli kimse var. Ancak bunların hiç biri bakan, belediye başkanı ya da büyükelçi değil…”450 açıklamasında bulunur.
Bu açıklamalar üzerinde düşünmek bizi geçmişten günümüze bazı sonuçlara ulaştırır mı acaba?
Ah bu yazıyı bir de bu geçmişten günümüze gelenler okuyup düşünseler.
Kaleminize sağlık…