Hüseyin Odabaşı
Sabah namazından sonra gök yüzünü seyrederken sonbaharını yaşadığımız şu günlerde uçarak göçmekte olan kuşlar gördüm. Ufkumu muktedir ve maharetli bir ressamın fırçasından sıçrayan bir boya mozayiği ile oluşmuş bir tablo gibi dolduruyorlardı. Hüzün mü? Ne gezer! Kafkas milletlerinin folklor dansı gibi toplanıp uzaklaşarak gösterdikleri ritüellerdan daha muhteşem belki biraz daha farklı akrobik hareketler çizerek ilerliyorlardı.
Bu muhteşem tablo karşısında onlara olan hayranlığım arttı. Bu göçmen kuşlar nasıl da havanın soğuduğunu, kısa bir zaman sonra karla kaplanacak olan bu cennet vatanlarında rızık bulmanın da zor olacağını anlayabilmişlerdi. Halay çeke çeke ilerleyen bu kuşlara imrenmemek elde değildir. Dahası, evet dahası dünyanın bu tarafına zıt ve inat diğer küresinin sıcak ve bahara teşne olduğunu nasıl da biliyorlardı. Bundan şüpheleri yoktu. Dünyanın her iki küre tarafına Allah aynı anda sıcak veya aynı anda soğuk ve şiddet vermediğini kesin ve kati bir bilgiyle biliyorlardı. İnsanoğlunun zoraki idrak ettiği; göç etmeye koyulunca kafanın bin bir tereddütle darman duman olduğu, ayaklarınsa endişeden titrediği, zaman zaman bir birine çarptığı hale zıt bu göçmen kuşlarındaki netlik, rahatlık, kendilerinden emin olmak ve emniyet hayranlığımı celbetti.
Bizim hayatımızda da göç önemli bir yere sahiptir. Şöyle herkez kendi hayatına baksa az veya çok göç etmeyenimiz yoktur. Göç edip de dönen vardır vatanına bir de hâlâ dönemeyenlerimiz vardır.
Fakat göçmen kuşlar gibi bizim hayatımızda yaşadığımız göçler bu kuşlarınki kadar kolay olmaz. Kurulu düzeni terketmek, emek verdiğin toprağını, işini gücünü tanış olduklarını arkada bırakıp gitmek, bu duygusal ızdırabı yaşamak zordur. Ve Mevla’nın neyinin iniltisi, iç geçirmesi ızdırabı sarar insanı. Çünkü vatanı olan kamışlıktan ayrı kalmanın hasreti neyi yakıp kül etmiştir, tarifi imkansız acılara düçar etmiştir:
“Dinle, bu ney neler hikâyet eder,
Ayrılıklardan nasıl şikâyet eder.
Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryâdımdan
Erkek ve kadın müteessir olmakta ve inlemektedir.
İştiyâk derdini şerhedebilmem için,
Ayrılık acılarıyle şerha şerhâ olmuş bir kalb isterim. ”
Ayrılık ızdırabını ancak yaşayanlar bilir demeye getiriyor Mevlânâ. Yaşamayanlar ne bilir, tatmayanlar ne anlar!
“Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkıt ne bilir,
Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç sâ’at” demiyor mu Sabit? Gecelerin kaç saat olduğunu sevdiklerini terk etmenin acısıyla kıvranan insanlar daha iyi bilir. Zaman durur ve kalp yangın yerine döner.
“Siz benim nasıl yandığımı, nerden bileceksiniz” diyor ya başka bir bağrı yanık. Hicreti iliklerine kadar yaşamayan ne bilir, ne anlar. Gurbetin kaf dağından daha ağır bir yük olduğunu doğduğu yerle mezarı arasında fark olmayanlar nerden bilir ki, nasıl bilir ki? Aldığın her mesafeyi bir gönül sızısı olarak taşırsın kalbinde. Hayat hülyaları çatlamış bir garip olarak yürürsün sokakları caddeleri. İçinde daima ağlayıp dövünen bir gurbet gelişir, vücut bulur. Göz pınarlarına içinden asılır. Boğazında düğümlenir. Boynunda taşıdığın kemendin olur gurbet…
“Dağda dolaşırken yakma kandili,
Fersiz gözlerimi dağlama gurbet!
Ne söylemez, akan suların dili,
Sessizlik içinde çağlama gurbet!
Titrek parmağınla tutup tığını.
Alnıma işleme kırışığını
Duvarda, emerek mum ışığını,
Bir veremli rengi bağlama gurbet
Gül büyütenlere mahsus hevesle,
Renk dertlerimi gözümde besle!
Yalnız, annem gibi, o ılık sesle,
İçimde dövünüp ağlama gurbet!. ”(Necip Fazıl Kısakürek)
Ah gurbet… Kocaman Mesnevi yazdığınız gibi ayrılıklardan,gurbetten şikayetlerle başlar. Sonra o göçler… Bu dünya iki kapılı han. Konan göçer ve bize de hayat “göç” ü yaşatır. Göçmen sıfatıdır taşıdığımız hâller.
Elinize sağlık yüreğinize de sağlık hocam.