Mehtap Sevinç
Oturduğu taşın üstünden öylece etrafına baktı. Neydi? Nereydi? Neredeydi? … Ve daha bunlar gibi bir misli soru zihninden gelip geçiyordu. Aslına bakılırsa zihnine geldiği doğruydu ama ya geçtiği?.. O da doğru muydu? Çünkü zihne bir şey takılırsa eğer, cevabını bulmadan zihin onu göndermezdi. Diğer bir açıdan esasen bir şey zihinden gelip geçmişse cevabını bulmuş da geçmiştir. Peki ya geçmemişse? … İşte asıl meselenin düğüm olduğu yer… cevabın bulunamamış olması, tam olarak bu.
Zihni bu kadar karışıkken yaşanmışlığın, hayatın karmaşıklığını nasıl çözüp de çulunu sudan çıkarabilmeyi başaracaktı ki? Bütün dimağlar, bütün anlayışlar, bütün yürekler yabancıydı ona. Oysa öyle hayal etmemişti hiçbir şeyi. Öyle imgelenmemişti kafasında yüreğinde yaşayacağını hissettiği hiçbir şeyin hissi. En azından öyle öğretmişlerdi ona; yürekte yaşama niyetiyle ete kemiğe büründürülmüş her bir duygunun elbette ki olumlu etkileri olacaktı diğer vicdanlarla beraber yaşanılan bu mümkünler aleminde. Fakat unuttuğu bir şey vardı ki o da her yüreğin merhamet açısının farklı olduğuydu. Kiminde bu açı ummanlar kadar açılabilmeyi salık verirken kiminde bütün bir iç aleminin toplamından bile daha azdı. Bundan dolayı elbette ki kimseyi yargılama hakkı yoktu. Nihayetinde vicdan bu öyle her yüreğe tenezzül edip buyurmazdı. Yabancısıydı onların, oraların, kalplerin… en çokta gönüller, anlayışlar yabancıydı ona. Ama o gönüllerin yabancısı değildi. Gönlünü eğitmesini öğrenmişti. Bunun için taaa yıllar önce hoşgörüyü buyur etmişti vicdanına ki bu felsefenin ilk basamağı hoşgörüden geçerdi. Neydi sanki insanlık evrensel olsaydı? Anlatılan kitaplarda okutulan, bazı zamanlar sarı-özekte minik kalplere anlatmaya çalıştığı “evrensel değerler” adıyla değil de sanıyla, şöhretiyle, yaşanmışlığıyla da her yerde aynı olsa… ne hoş olurdu dimi? Maalesef ki değildi. Hem de öyle bir değildi ki bu gerçekle karşılaşmak fren sistemi bozulmuş bir arabanın son sürat duvara çarpması gibi bir gerçeklikti. Asıl oyun şimdi başlamıştı. Haklılığıyla-haksızlığıyla, kavgasıyla-gürültüsüyle, oyunla-gerçekle… “oyun nerde bitiyor hayat nerde başlıyor”* un tam olarak içindeydi şimdi. Gelsin kursun şimdi ağını zaman, usul usul dönsün zemberek, arada bir hatırlatsın kendini hayat bak ben buradayım kılıcımla kalkanımla okumla mızrağımla etimle kemiğimle bak buradayım haydi hodri meydan arkadaşım desin. Diyecek…
Zihni çok doluydu bugün sanki günlerce konuşmamışta dili kabarmıştı resmen onu karşısına almış da iç döküyordu. Hafif bi tebessüm etti. Baya dertleştim bugün kendimle hadi gene iyiyim bugün de kendime içimi döktüm dedi. Oturup kaldığı yerden usulca kalkmayı düşündü. Vakit iyice geçmişti çünkü. O esnada dikkatini karşısındaki büyük salkım söğüt ağacı çekti. Üzerinde hatırı sayılır nicelikte bir karga sürüsü vardı. Özellikle günün akşama evrilen zamanlarında salkım söğüt ağacını mesken tutarlardı. Sanki bütün gün dolaşıp gün sonunda da buraya gelerek günün kritiğini yaparlardı. Ne tuhaf diye düşündü. Bağrışıp duruyorlardı. Hayır sanki ne sıkıntıları varsa, dertleri neyse hiçte susacak gibi görünmüyorlardı ki. Onların da bir amacı olmalıydı, kendisinde bulunan onca amaçsızlığa rağmen. Aklına birden “ülkendeki kuşlardan ne haber vardır?”** dizesi geldi. Sadece bu dize ne eksik ne fazla. Şiirin sadece bu bölümü aklında kalmıştı zaten. Neyse kalkmalıyım artık diye düşündü. Usulca kaldığı yere doğru yöneldi. Aklı sarı-özekteydi. Hani şu Cengiz Aytmatov’un uçsuz bucaksız stepleri kastettiği Asya bozkırları. Ve romanında geçen şu cümleler,
“bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider gelirdi… bu yerlerde demir yolunun her iki yanından ıssız, engin, sarı kumlu bozkırların özeği sarı-özek uzar giderdi. Coğrafyada uzaklıklar nasıl Greenwich meridyeninden başlıyorsa, bu yerlerde de mesafeler demir yoluna göre hesaplanırdı…”***
Bu yerlerde de mesafeler arası uzaklık yüreklerden yüreklere hesaplanacaktı belli ki…anlaşılan mesafelerin kuş uçumu uzaklığı ile kara uzaklığı epey fazla olacaktı. Çünkü bu yerlerde vicdanlar yüreklere paralel değil dik uzanıyordu.
Akşam karanlığı bastırmadan kaldığı yere bir an önce varmalıydı, adımlarını sıklaştırdı…
* Oğuz Atay
** Sezai Karakoç, Sürgün ülkeden başkentler başkentine
*** Cengiz Aytmatov, Gün olur asra bedel