SİNE ELİF

Kapıda bir ayak izi. Az dikkatli baksa numarasını görecek. Bakmıyor. Elleri titrek. Usulca aralıyor aylardır kilitine dokunamadığı evinin. Yüreği soluksuz. Yeni doğmuş bir bebek var gibi usulca süzülüyor odaya. Parmaklarının ucunda. Tedirgin gibi. Hatta belki korkuyor gibi. Dahası sanki onun evi değilmiş gibi. Oysa ne hoyratça girmişlerdir kim bilir? Sahi kim bilir ondan başka? Bir de girenler bilir. Ayağını kapıya vuran bilir bir de.
Masada yarım bırakılmış bir sigara. Alsa dudaklarına değdirse. Kokusu kalmış mıdır ? Sigaranın değil de onun işte. İnsan bazen bazı duyguları kendine bile açamıyor, niye ki? Mavi bir çakmak. Kahverengi sehbanın üzerinde öylece yatıyor. Hiç yanmamış, yakmamış gibi. Yanmış da suda boğulmuş gibi. Deniz gibi, durgun ve suskun. Kanepenin kenarında çoraplar. Üç tane. Kızmıyordur şimdi. Keşke her yer çorap olsa dese. Demez. Niye desin? Çoraba kızmanın keyfi başka, şimdi çorapların yetim kalması başka. Ah hüzün yok mu? Çekiyor omuzlarından taa dibine insanlığın.
Kitaplar yerde. Şimdi hangi yazarın yerde yatıyor olmasının ne önemi var. Ayaklar altında işte hepsinin söylemleri. Tarafı ol ya da olma. Senin emek dediğin, hayat dediğin şey, çuvallar dolusu çöp. Ya da sadece harflerin sıralanışı rastgele ve sese dönüşüp yüzüne vurması. Emek. Kim anlar Allah aşkına? Bütün kırlentler yerde. Hani bilmese ne olduğunu, bilmese de baba-oğul yastık savaşı yapmış dese. Ya da savaş demesin, yastık oyunu desin. Kuş tüylerinin havada uçuştuğnu, yanağına konduğunu hayal et. Dudaklarında mırıltı, kelimelerinin vücut bulmuş halisin. Bırak bunları, kim düşünür böyle? Kimse demek ne acıdır şimdi. Ama kimse. Hiçkimse işte.
Kapının girişindeki sehpa yerde. Zihnini yanıltmaya çalış, bir tekme de sen at. Kırılsın zalimin, zulümle yoğrulmuş şevki. İnsan hep iyi şeyler olsun istiyor. Sadece iyilere değil de herkese iyi şeyler olsa ve hiç kimse kötüyü düşünemese. Ne zor. Çok zor. Kaldır sehpayı, gurur şimdilerde beş harfli bir kelime, aşktan kalabalık olduğuna bakma.
Yatak odasında bir fırtına çıkmış. Şahlanmış bir at, bir aslan kükremiş. Bir fare kemirmiş her şeyi. Her şey ortada ve hiçbir şey onun değil artık. Yatağın kenarında küçük bir küvet. Beyaz. İnsan tertemiz bir hayat diliyor evladına. Şimdi nasıl ağlamasın? Dayan. Dayanamıyorum. Dayan. Oysa sevmez alışverişi. Ama sevmiş işte. Evde üç kişilik bir saltanatın şerefine, zıbın almış bir de. O da beyaz. Ahh. Unutmuş, bebeklerin çok kustuğunu, çok kaka yaptığını. Niye aldın diyecek oluyor, demiyor. Diyemiyor. İnsan sevdiğine kızamayacak olduğuna bile kahrolur mu? Oluyor. Kahrolasıcalar yüzünden. Kahroluyor. Her gün. Beyaz zıbına, mavi umudu işleye işleye dolduruyor günlerini.
Yeşil bir piknik sepeti. Ah benim canım. Canım. Can’ım. Pembe pöti kareli bir piknik örtüsü. Hangi yeşilde huzur bulacaktı kim bilir? Sana dar ettikleri dünyada bir avuç yeşil var mı cancağızım? Söyleme bir şey. Sen neler ekip biçiyorsun kimseye el değdirmediğin dünyanda. Bir fesleğen olsa mesela hemen baş ucunda. Ne bileyim koklasan arada sırada, belki ekmeğin arasına koyup yersin. Fesleğen soslu yaptığı makarnayı hatırlasa mesela. Hatta yemiş gibi olsa. Kim bilir neler ikram ediliyordur orda? Ummak ne güzel. Ya iki yumurtayı bile kıramıyorsa canı isteyince.
Niye geldi ki şimdi buraya? Onca keder niye ki? İnsan. Görmek, dokunmak istiyor anılara. Bıraktığı izlere. Ne bileyim, belki bir şifre bırakmıştır. Romantik olmak istemiştir son dakikalarda. Belki bir not bırakmıştır. Mutfak masasında yarım bardak su. Bir kalem. Bir kağıt. Onun yazısı. Adı. Can’ımın ortağı. Eksiğim. İsimlerimiz. Hepimizin. Doğmuş ve doğacak evladımızın isimleri. Altında iki harf. Koca iki harf. SS. S demiş, bir daha S demiş. Büyük harflerle yanyana. Siz anlamazsınız. Ama o anladı. İnsan bir kağıdı öper mi? Öper de saklar kalbinin üstünde. Muska deyin siz ben de ahit diyeyim. Takvimsiz bir güne sığdırılan günün başlangıcı.
Her şey onun değil de herkesin gibi. O evde oturmamış, uyumamış, sarılmamış gibi. İnsan unutmayı iyi beceriyor da bu acılar hep kalıyor işte o muskanın altında. Sebep olanı biliyorsun, sebepleneni biliyorsun. Öylece izliyorsun iplerinin oynatılmasına. Acıyı çekmiş olmak bir başağrısı, bir göz ağrısı gibi değil de tam bir kalp ağrısı gibi oluyor. İnce ince sızlıyor. Her acı sana senin o canını hatırlatıyor. Can’ını yakıyor. Yansın canları. Ya onların canlarının canları. Ah bu düşünmeler, ah bu dünya için fazla iyi olmalar.
Şimdi şu kapıya sırtını döndüğü gibi dünyaya da dönse, gitse geldiği yere. Günah mı? Büyük günah mı? Ne kadar büyüktür mesela? Can’ınını alanlarınkinden de büyük müdür? Doğrular sapıyor yayından. Doğru mu yitirmiş benliğini yoksa yay mı caymış kendini germekten çarmıha? Mavi çakmakla kalan sigarayı yaksa, karnındaki sabiye yazık. Yakmasa. Ne olur ki yakmasa? İnsan fazla hassas bu aylarda? Hangi ayda daha az hisseder insan? Var mı öyle bir zaman dilimi?
Keşke gelmeseydi. Ne bileyim. Bilmezdi. Şöyle mi olmuştur, böyle mi olmuştur, ne demiştir, ne duymuştur diye düşünmezdi. İnsan, meraktan müteşekkil bir varlık. İnce ince kıyıyor içini.
Şimdi beklemek düşüyor paya. Ne kadar, ne zamana kadar? Ihlamurlar çiçek açtığı zaman dese, onun da bir mevsimi var. Ama kaç yıl sonraki ıhlamur değil mi? Hemen bu yıl olsa mesela. Karpuz vakti geçmeden, salça yapmaya başlamadan anneler. Hala kiraz yiyebiliyorken. Piknik için soğumamışken hava. Oğlan üşür, demeye kalmadan da olur. Ne bileyim dondurmayı kaçırmasa mesela. Turşu zamanından hemen önce gibi. Oğlanın ilk dişinden önce. Hemen önce. Gece huzursuzluğunu ona satacak kadar yakın olsa. O iki S’ye sığdırdığı koca dünyayı ona duyuracak kadar yakın olsa. Bir ses mesafesi. Olmaz mı? Neden olmasın? Amin öyleyse. Binlerce kez amin. Sen de de. Amin de. Her gün de. Günde beş kez de. Beş yüz kez de. Amin de. Amin.