EMİNE YÜCE

Oturduğum yer az yüksekçe, minik bir tepe. Hem karşıdaki hummalı çalışmayı rahatça göreyim, hem de duygularımla baş başa kalayım diye oturdum buraya. Eskiden olsa bunun için bir taş parçası seçerdim ama bu uçsuz bucaksız çölde zor. Nereye baksan sapsarı kum ve nereye yönelsen bata çıka yürüyüş var burada. Bunlardan gayrısını bulmak epey bir arayış ve emek ister.
Karşımdaki manzarayı hayretle seyrederken olayların bugüne, bu âna nasıl geldiğini hatırladım bir kez daha. Bir taraftan hâlâ hayreti yudum yudum içiyor, bir taraftan da gözlerim, bir uyuyakalan İsmail’in çehresini süzüyor bir yeni komşumuzun çadırlarını kurmalarına dalıyor.
Daha kaç sabah öncesiydi burada yapayalnızdık, İsmail’im ve ben. Bu kupkuru çölde sadece biz vardık insan namına. Yalnızlığı, çaresizliği, kimsesizliği böylesine iliklerime kadar hissedip yine aynı ölçüde Allah’ın benimle olduğunu da duymuş ve razı olmuşken halime… Nereden geliverdi bu kafile şimdi? Yollarının buraya uğraması, suyu görünce konaklamaları, birkaç gece dinlenip burada kalmayı konuşmaları, benden izin aldıktan sonra kalmaya karar vermeleri bir kısmının yolculuğa devam arzusuyla çıkan yeni tartışma ve nihayetinde yola devam etmek isteyenlere uğurladıktan sonra şimdi yerleşmeye çalışmaları…
Tüm o yaşadıklarımdan sonra ne korkum kaldı geleceğe dair ne merakım. Gayrı bana düşen seyir. Güçsüzlüğüm de O’nun gücünü, garipliğimde O’nun dostluğunu, kimsesizliğimde O’nun varlığını ve yakınlığını bunca duymuş ve tatmışken… Bundan sonra ne olacağını merak etmiyorum artık.
Mutmainim ki; olması gereken olur, ve olanda hayır vardır. Bana düşense takdire rıza içinde, bir taraftan oluşu seyrederken bir taraftan da irademi doğru kullanmaktır. O anda ve şartta üzerime düşeni yapmaya çalışmaktır. Şartların imkân verip vermeyişi ya da benim gücümün yetip yetmediği değilmiş ölçü. Sadece niyet ve dua… Gücümün o an yettiği ne ise onu o anda yapmaya çalışmakmış en samimî dua… Gerisi hep lütufmuş… Ötesi berisi hep lütuf…
Ömrümün şu ana kadar söyleyip durduğu hep bu türküymüş. Ard arda tekrar eden döngülerin neticesi hep bu dersi vermiş.
İbrahim ve eşi ile ilk tanıştığımda başlayan hayretler sarmalı gittikçe daraldı, gayri iradi sürüklendiğim akıntı gittikçe hızlandı ve şimdi doruğundayım.
O aileye hizmetkâr olarak verilişim, o zalim ve mağrur melikten kurtuluşun sevinciydi. Onların bambaşka insanlar olduğunu gördükçe hayretler ile başlayan sürecim Allah’a imanla vuslata vardı. İnsan olmanın kıymetini ilk kez böylesine duyduğum bu aileye hizmeti aşkla ederken Sare’nin İbrahim’le nikah teklifi ayrı bir boyuta taşıdı lütufları.
Her ne kadar Sare’nin çok çok gerisinde durmam gerekse de bir Nebiye eş olmanın şerefi bir taraftan, köle olarak girdiğim bu hanede artık bir hanımefendi olmanın kıymeti öbür taraftan hayretin karıştığı şükürler yağdı kalbimden.
Bir yavrum olacağı müjdesini almakla Sare’nin niyetinin gerçekleşeceği ve İbrahim’e benimle bir evlat verileceği sevinci bambaşka sevinçlere daldırmıştı …
Anneliğin lezzeti bir başka, yavrumun masum çehresinin, mis kokusunun ve her halinin bana Cennet numunesi hediyeler oluşu da, kalbimde duyduğum lezzetin Cennettekilerden bile aşkın olduğu hissi de bir başka lütuftu.
Bunların yanında öbür taraftan; hamileykenden başlayan Sare’nin kıskançlıklarının, yavrum doğduktan sonra artan hışmının her geçen gün şiddetlenmesi bizi bambaşka bir hayata taşıdı. Bir taraftan minnetle ve sevgiyle doluyken kalbim ona karşı, diğer taraftan eşini paylaşmanın ve ona verilmeyenin bana verilişinin hüznünü kalbimde hep hissetsem ve tüm sevinçlerimin içine bu halin hüznü damlasa da Sare’yi teselliye yetemezdi hiç biri…
Ve sonunda İbrahim bizi alıp yollara düşmeye mecbur kaldı. Yol boyunca hissettiğim garipliği tarif etmem mümkün mü? Daha minicik yavrumla yollara düşmek zorunda kalmak… Hani zaten bu haneye geldim geleli yolcuyduk çok vakit ama parçalanmışlık içinde dağıldık şimdi. Belli ki İbrahim her daim yanımızda olmayacak. Ne yapacağım ne edeceğim bir başıma, nereye gidiyoruz?…
Türlü türlü inkisarlar, sorular geldi geldi gitti. Bütün hayatımı evirip çevirip kendine getiren Rabbim elbet beni zayi etmeyecekti. Bundan önce etmedi, şimdi kucağında masum yavrum varken etmezdi elbette… Hem onca olan bitenin ardında O’nun sevk ve idaresi vardı. Öyleyse neye endişe edecektim ki… Hem şimdi oğlum vardı yanımda ve onun babası…Onların varlığı yeterdi, nerde olsam fark etmezdi.
Yolculuk boyunca tüm bu almalar vermeler, türlü hallere girmeler gitgide yerini huzura sekineye bıraktı. Attığım adımlar adeta içimde derinleşen bir yolculuğa götürüyor ve Rabbime yaklaştırıyordu beni. Sanki bu yolculuğa O’na varmak için çıkarılmıştım…
Derken İbrahim konakladığımız yerdeyken doğruldu, arkasını dönüp gitmeye başladı. Vedasız, sözsüz bu gidişin gidiş olduğunu anlayınca hayretler içinde kalmıştım. Uçsuz bucaksız çölün ortasında, suyun yiyeceğin ve ne insan ne hayvan tek bir canlının olmadığı bu ıpıssız yerde gerçekten bizi bırakıp gidiyordu… Hayret ve dehşetime eşlik eden feryatlarım da karşılık bulamayınca üstelik, arkasını dönüp bakmadan gidiyordu… Kızgın güneşin altında parlayan kumlar, masmavi gök her şey karardı… Alev alev yakan rüzgar, hava, yerdeki kızgın kum buz kesildi… Yapayalnız bir başıma yanımda bir bebekle… yıllarca hasretle beklenen bir evlatla kala kalmıştım… Terk edilmişlik, kimsesizlik ve daha nice duygular… Az önce Rabbime olan itimadım ve O’nun icraatına rıza arzusunun meltemleri usulca esti… İçimi dolduran genişlik ve inşirahla her yer yeniden aydınlandı, her şey yeniden ısındı…
Allah’ın benimle bizimle olduğunu hatırlayışla yeniden canlandım ve iyice uzaklaşan İbrahim’e koştum bir kez daha… “Bunu Rabbin mi emretti?” diyen soruma bu defa “evet” diye cevap geldi… ve büsbütün rahatladım. “Öyleyse O bizi zayi etmez.” diyerek o huzurun lezzeti için; onca çölleri aşmak da, Sare’nin hışmına uğramak da, bir kıskançlığın kurbanı gibi görünüp yola revan olmak da, gece gündüz yürüyüp çöllere varmak da değermiş…
Ama bilemezdim tabi, O’na ne kadar yaklaşırsan yaklaş yolların yolculukların bitmediğini. Her an imanın yenilenmesi ve derinleşmesi için bir o kadar çaresizliği, ihtiyacı ve zayıflığı yudumlamak gerektiğini…
Suyumuz bitip de yavrumu doyuramaz olunca benim için asıl yolculuk başlamıştı. Kucağımda taşımaya takadim kalmayınca onu bırakıp dolaşmaya başladım bu defa.
Biraz ilerleyip tepeye çıkıyor, inkisarla inerken yavrumu göremez olunca başına bir şey gelir korkusu ile koşuyor, tam yanına gidecekken su bulmam gerektiğini, bulmazsam da başımıza bir şey geleceğini hatırlıyor, “Bir de karşıdaki tepeye bakayım” diyerek yeniden devam ediyordum. Önce onu yerinde görmenin ferahlığı ile canlanıp tepeye tırmandıktan sonra etrafa bakıyor, her tarafı karış karış gözümle gezerken dakikalarca etrafımda dönüyor, bir damla suyun izini bulamayışın inkisarıyla ümidim sönük yeniden iniyordum .
Aşağı inerken nereye gideceğimi düşünüyor, yavrumu oraya bırakmışken daha uzağa gidemeyeceğimi, zaten gücümün de yetmeyeceğini anlıyor, onu göremediğim yere gelince yeniden koşuyor, “hele şuraya bir kez daha bakayım, belki bu defa bir şey bulurum” diyerek önceki tepeye tekrar tırmanıyordum. Ne ayaklarımı yakan kumu sıcaklığını, ne estikçe sıcak sıcak tenime değen rüzgârı ne susuzluktan çatlayan dudaklarımın acısını duyamaz olmuştum. Takatsizlikle yığılıp kaldığım yerde kendimden de vazgeçtiğim çok oluyordu ama uzakta öylece yatan yavrum gözüme iliştikçe “Hadi bir kaç adım daha Şuraya bir kere daha bakayım” diye can topluyor bir şey bulacağım umudundan çok, çaresizliğin diplerinde “elimden gelen bu. Bari bundan geri durmayım.” çırpınışı ile ilerliyordum. Şimdi uzaktan bakınca delilik gibi gelse de, aynı iki tepe arasında kaç kez olduğunu bilmediğim o koşmalar, yürümeler, yere kapaklanıp tekrar doğrulamalar… Evet dıştan bakana anlamsız gibi gelse de… Şimdi anlıyorum… O da Rabbime bir yolculukmuş… Apayrı bir derinliği olan ve beni O’na daha da yaklaştıran…
Neticede bittim dediğim yerde, artık bu -mesafesi kısa ama zorlu- yürüyüş sonsuza kadar da sürse, takatim sadece bir adım atmaya yetecek kadar da olsa, o kadarını yapmaya karar verdiğim ama arayıştan vazgeçmediğim, her inkisarimda Rabbimin bizi zayi etmeyeceğine itimadimla yeniden toparlanmanın, O’na bir kere daha tevekkül etmenin ve hükmüne teslim olmanın ritmini ve ahengini keşfedip iyice uyum sağladığım… hep bu ahenkle yaşayacağım, vereceksem de son nefesi böyle vereyim dediğim o anda… o sayin sonsuz bir yol olup ruhumda açıldığı ve rıza ile yürümeye azmedip yola koyulduğum o anda… artık telâşın korkunun kaygının tükenip, hüzün içinde sabit bir lezzeti sonsuza değin yudum yudum içmeye azmettiğim o anda… yavrumun yanı başında parlayışını gördüm… Daha dokunamamış, bir yudum içememiş olsamda, verilişinin umuduyla kalbime duygularıma yürüyen taptaze cansuyuyla koştum yeniden… Bu defaki ümit ve korkuya karışan bir koşuş ve müjdenin vuslat mustusuna karışan heyecanıydı.
Tarifi imkansız O buluşma anını, o sevinci ve huzuru tattıkça anladım ki; ben sadece arayabilirim isteyebilirim dua ve talep edebilirim. Gücüm sadece ona yeter. Ve kul olarak bana düşen sadece budur…
Suyun benim arayışlarımla değil, uzakta yavrumun yanından verilişi ise ne manalara geliyor? Onun tefekkürünü de size bırakayım.