Hatice Yaman
Christopher McCandless, dünyada kendi gibi yaşayan ”ortalama“ insanların, hayır diyemeyeceği bir yaşama sahipti. Amerika’nın California eyaletinde dıştan güzel görünen bir evde yaşıyordu. Her şey dışardan güzel görünüyordu ya da güzel gorünmesi için birilerinin hep dışardan bakıp, yorumlaması, onay vermesi gerekiyordu. Bu, modern dünyanın kurallarından birisiydi. Başkalarının gözüne hitap etmekle başlayan; bir nevi, “aman ne derler “hastalığı. Cristopher, yakınındaki kimi insanların, özellikle anne ve babasının, bu hastalığa tutulduğununun farkındaydı. Onların bu hallerine şahit olmak, ruhuna ağır geliyordu. Her gün istediğini yemek, içmek, giymek bu hastalığa yakalananları mutlu ediyordu. Hep tükettiklerinden daha iyisini, daha güzelini istiyorlar; böylece sahte mutluluklar biriktiriyorlardı. İçlerinde doyuramadıkları bir canavar besliyorlardı sanki. Her şeyi maddeye dönüştürüp, dişleriyle ezen bir sistemin ‘normal’ saydığı insanlar olmuşlardi. Bu, sistem, yeri gelir, dönüp bakmadıkları şeyleri, başka isimlerle allayıp pullayıp, onlara baş tacı yaptırır, insanları elinde kukla gibi oynatırdı.
Christopher 22 yaşındaydı. Emory Üniversitesi’nin Antropoloji ve Tarih Bölümlerinden iyi bir dereceyle mezun olmuştu. Çevresindeki insanların, menfaat ve para odaklı kararmış ilişkilerini , gökyüzünün saf maviliğine yakıştıramıyordu. Dünya bu kirliliği hak etmiyordu. Eşyanın, maddiyatın, sahip olmanın, ruhunu damla damla zehirlediğini hissediyordu. Menfaat hissiyle yaşayanlardan bir ağız kokusu geliyordu burnuna. Bu insanların; kelimelerine, cümlelerine de sinmiş bir koku vardı.
Christopher da bir nevi, Selim Işık gibi tutunamıyordu. Tutunamayan olmanın yeri ve zamanı değişse de sonu aynı yere varıyor: Bırakıp gitmek ve kendi iç yolculuğuna başlamak. Selim Işık, intihar ederek bu yolu tamamlamayı seçmişti. Arkadaşı Turgut Özben ise, her şeyi bırakıp, bir tren istasyonunda, insanların arasında kaybolup giderek… Christopher da, ailesinin ona dayattığı maddiyat odaklı beklentileri bir kenarda bırakarak, tek kahramanı kendisinin olacağı hikayesini yaşamaya yola çıkıyor. Ailesi, diğer normal yaşıtları gibi onun da iyi bir kariyer yapmasını parmakla gösterilecek bir insan olmasını beklerken, o bunları elinin tersiyle itiyor. İnsanların, gerçek hayatlarıyla, başkalarına gösterdikleri cilalanmış, kırık dökük yüzlerine artık tahammül edemiyor. Bir gece, içine, hayatını devam ettirmek için aldığı birkaç eşya ve kitapla yola çıkıyor. Sevemediği bu medeniyetin, ona biçtiği tüm kimlik kartlarını, sayıya harfe dökülmüş kendine ait tüm bilgileri yok ediyor. Bu arada hesabında bulunan tüm birikimini, kapitalizmin, insanların açlığından beslendiğini bilerek, açlıkla savaşan bir yardım derneğine yatırıyor. Belki de yıllardır madden tok olmanın vicdanında yarattığı yarayı kapatmaya calışmıştır.
Bu hislerle yaşadığı yerden ayrılan Christopher, medeniyetten uzak, insanların olmadığı topraklara gitmek ister. Kendine bir rota çizer. California’da başlayan yolculuğuna, kimi zaman otostoplarla, kimi zaman yayan devam eder. İki yıl boyunca ailesi onun izini sürer fakat; terk edilmiş arabasından başka bir şey bulamaz.
1992 yılının Nisan ayında asıl gitmek istediği yer olan Alaska’ya varır. Sadece vahşi yaşamın olduğu bölgeye ulaşır ve hayal ettiği yaşama kavuşur. Evden ayrılırken, sırt çantasına, doğada yenilen bitkileri anlatan bir kitap da almıştır. Bu kitaptaki resimlerin yardımıyla, vahşi doğada yiyebileceği otları bulur. Kimi zaman kirpi, sincap, kuş, geyik gibi hayvanları avlar Bir süre etrafı keşfettikten sonra, Sihirli Otobüs adını vereceği terkedilmiş bir otobüs bulur onun içinde yaşamına devam eder. Paranın geçmediği, maddiyatın olmadığı hayalindeki dünyayı artık kurmuştur. Bu süre boyunca, her gün, yaptıklarını yazıya geçirir. Medeni dünyadan, insanlardan uzak olmak, önce iyi gelse de sonrasında, bu yalnızlığı paylaşacak bir ruhun eksikliğini hisseder. Mutlu olmak, yalnızlıkla birleşince zıddını doğurur. Vahşi hayatın umursamazlığı, aradığı huzuru, sevdikleriyle beraberken yakalayabileceğini hatırlatır. Temmuz ayı geldiğinde bu hislerle evine geri dönmeye karar verir fakat hesaba katmadığı bir şey vardır: Karların erimesiyle sular yükselmiş ve gelirken geçtiği nehri geçmek imkansız hale gelmiştir. Nehri geçemeyen Christopher, günlerdir yiyecek bulamamıştır ve aç bir halde kaldığı otobüse döner. Bu açlık, insanların karın tokluğuna çalıştığı medeni dünyada hep eksikliğini hissettiğidir. Sonrasında kendisi de bu açlığın kurbanı olur. Etrafta yiyecek ot bitki ararken, çok tüketildiğinde insanı zehirleyen, yabani patates denilen bir bitkiye rastlar. Yanında getirdiği yenilen bitkiler kitabına bakar. Açlığın da etkisiyle bolca yediği bu bitki, onun sonunu getirir. Gittikçe zayıflamaya ve hissizleşmeye başlar. Son sözlerini yaşadığı otobüsün kapısına, bir kağıda yazıp asar. Daha sonra ortaya çıkan bir bilgide Christopher’i zehirleyen bu bitkiyi, Nazi’lerin 1942 yılında Ukrayna’nın Vapniarca sehrinde kurduğu soykırım kamplarında kalan Yahudilere verilen ekmeklere kattığı ve bu ekmekleri yiyenlerin günden güne zayıflayarak öldüğü görülmüştür. Modern dünyanın açlıktan beslenen oyunları farklı zamanlarda el değiştirerek devam etmektedir.
Tok kalabalıkları terkedip gelen Christopher burda yaşadığı gönüllü açlıkla yaşama veda eder. 6 Eylül 1992 tarihinde yabani geyik avcıları tarafından bulunur. Ardında bıraktığı notları, günlüğü 1996 yılında ‘ Into The Wild ‘adıyla kitap haline getirilmiş ve Türkçe’ye de ‘Özgürlük Yolu’ adıyla çevrilmiştir. 2007 yılında da aynı isimle filme uyarlanması ününü daha da artırmış.
Christopher’ın Alaska’da yaşadığı vahşi bölgeye giden, yaşadığı otobüsü müze gibi ziyaret eden insanların artmasıyla, bu yıl otobüs bulunduğu yerden helikopterle kaldırıldı. Geriye bıraktığı notlarla Christopher, kendi taktığı ismiyle ‘Alexander Supertramp’, insanoğlunun, Habil ve Kabil’den beri yaşadığı doyumusuzluğunun, bitmeyen dünya hırsının resmini çiziyor ve bize dünyadaki tek mutluluğun paylaşmak olduğunu söylüyor.
Eliniz, yüreğinize sağlık. Çok aydınlatıcı, net bilgier bunlar. Araya eklediğiniz yorumlarınızda çok gerçekçi ve düçündürücü.