ŞERİF AYDIN
Arkadaşlar! Dışarda bir şeyler oluyor, farkında mısınız? Uykuda olanları sarsın, uyandırın. Herkese söyleyin, yakında ışıklar kesilebilir. Karanlıkta ne yapacaksınız?” diyen Yılmaz Güney’in bu serzenişinin üzerinden kaç gece geçti, bilmiyorum ama bugün aynı sözü söylüyorum: O, uykuda olanları, ölü taklidi yapanları uyandırın.
Fil dişi kulelerinde oturanları uyandırın.
Camii minberlerinden cennet dağıtanları, meclis koltuklarından nutuk okuyanları uyandırın ama önce aydınları…
Toplumun kaymağıyla büyüyüp, bugün topluma kambur olan kişileri uyandırın.
Kendine aydınlar(!), kendi mahallesine aydınlar(!), kendi fikrine, zevklerine aydınlar(!) var benim ülkemde.
Suskunluklarına kızmıyorum, utanıyorum sadece.
Bizi utanmak zorunda bıraktıkları için kızıyorum.
Herkesten korku gömleğini yırtmalarını beklemek tabi ki hakkımız değil ama fildişi kulelerinde oturmanın bir bedeli olduğunu hatırlatmak hepimizin hakkı.
Keşke cesarete ihtiyaç duymayan bir dünyada yaşasaydık ama yok bugün o dünya.
Keşke herkesin birbirini sevmeye izin vereceği bir toplumda büyüseydik ama bugün o toplum da yok.
Bizden öncekilerin korkuları ve akılsızlığı bizi cesur olmak zorunda bıraktı.
Hapishaneleri dolduran kalemler, sürgünlerde biten hayatlar, iffet ve izzetiyle oynanan insanların durumu bizi cesur olmak zorunda bırakıyor.
Pir Sultan’la yedi buçuk yıl yol arkadaşlığı yapan Hızır’ın, saraya kapak atıp Hızır Paşa olduktan sonra yaptığı zulümler, bizi Pir Sultan olmaya,
“Yürü bre Hızır Paşa / Senin de çarkın kırılır / Güvendiğin padişahın / O da bir gün devrilir” demeye zorluyor.
Baskıcı rejimin son beş yılında nehirler gibi gözyaşı aktı. Şimdi bu göz yaşının her damlası kristal kâselerde korunmalıdır.
Bugün “O dünyada nerede bulutlar, hasretler ve insan gözyaşları varsa ben oradayım” diyen insanların, yarın taşıyacağı kristal kâseler.
14 ay boyunca Berlin kadınlar hapishanesinde savaş karşıtı konuşması nedeniyle hapis yatarken, arkadaşı Mathilde’den onun için çiçek toplamasını isteyen Rose Lüxemburglar’ın taşıyacağı kâseler…
Rose gibi Benim de size söylemek istediğim binlerce şey var daha.
Bu kirli dünya düzeni bugün var, yarın da var olacak, biz de bugün varız, yarın da var olacağız.
Yobaz kafaların insiyatifine bırakılmış her özgürlüğün, kocaman bir esaret olduğunu biliyoruz.
Ve yaşıyoruz…
Cesaretlerinden ötürü hapislerde esaret yaşayanlar adına önce aydınlar cesur olmalı. Olmalı ki
Karl Kraus’un dediği gibi “Küstahlıkta sınır tanımayan gürûh daha küstah olamasın, salt keyif hakkına sahip olanların cemaati… en azından kâbusla yatağa girsin! Ki, kurbanlarına erdem öğretme zevki kursaklarında kalsın.”
Toplumun gece fenerleri olan aydınlar cesur olsun önce…
Sustukları için utanıyorum onlardan ve bizi utanmak zorunda bıraktıkları için de kızıyorum.
Tam özgürlük, tam aydınlık, korkularını yenemedikleri için zor geliyor onlara.
Ne korkusudur bu? Ölüm mü? Eğer korktukları ölümse en çok korktukları şeyin elbisesine, yani ölü taklidine neden giriyorlar ki?
Ölmekten çok yaşamaktan korkuyor çoğu suskunlar. Yaşamanın bir bedeli olduğunu bildikleri için ölü taklidi yapıyorlar.
Yanıltsınlar beni istiyorlarsa.
Hayır korkmuyoruz desinler, buyursunlar, onları dinliyorum.
Mahallelerinin korkusunu yaşamadan, kutsadıkları devlet denen despotizmin tepelerindeki kılıcını umursamadan, ötekileştire ötekileştire şeytanlaştırdıkları kesimi kucaklarken, kendilerine yenilecekleri, günaha girecekleri, suç işleyecekleri korkusuna girmeden konuşsunlar, dinliyorum.
Fransız İhtilali’nin liderlerinden Danton, başını giyotin bıçağına uzatmadan önce celladına, ‘Bu kafayı halka göster, bunu hak ediyor!’ dediği gibi desinler, bekliyorum.
Grup yorumun üyelerinden Helin ve arkadaşları, kendilerine dayatılan hapishane kurallarına karşı çıkarak, açlık grevinde, tükenişlerini anbean acıyla hissederek ölmüşlerdi. Tozlanmış gitarlarına dokunsunlar, bekliyorum.
“Sürecin yükü artık sizin omuzlarınızda…” demişti, Helin. “Yük bizde artık” deyin.
Biliyorum, taşlanacaksınız Pir Sultan gibi, kimliğinizi gizleyip, ellerine taşlar verip toplumun, taşlatacaklar.
Yakalandıktan sonra bir dağ köyündeki boş ilkokulda tek kurşunla vurularak öldürülen Che Guevara’nın yalvaran bir sözünü duymamıştı hiç kimse, bunları yaparken de en az Che kadar dik dursunlar.
Yapabiliyorsa, doğruyu doğru olduğu için savunsunlar?
Korku en çok insana yakışmaz.
Ayıp kelimesini en iyi insan bilir çünkü.
Ayıptır ey insanlar, ayıp…
Korkularına yenilip hakkı konuşanları kucaklayamamak ayıp.
Sokakta vurulduğu fotoğraftan zihnimde kalan altı delik ayakkabısı ile Hrant Dink’i, ama’sız savunamamak ayıp değil mi?
Kutsadığımız askeriyenin bir rütbeli ferdi bir kızın ırzına geçti, kız intihar etti. Irzı ayaklar altına alan kutsadıklarımız olduğu için sessiz kalışımız ayıp.
Bu ayıplar yeter, yeter bence…
Şimdi alın kalemi elinize ve Pir Sultanl’a birlikte Hızır Paşaların yüzüne söyleyin türkünüzü.
“Yürü bre Hızır Paşa
Senin de çarkın kırılır
Güvendiğin padişahın
O da bir gün devrilir.”
Her satırınızda “öyle” dedim. Utanmadığım zamanlara utandım. Zihnimin bu anlattıklarınızı duyup da çabuk unutuvermişliğine utandım. Unutup utanmayanlara sarsıcı ifadelerle dolu yazınız. Elinize yüreğinize sağlık…