Tuğba Türkoğlu
Güneşin en kızgın olduğu öğle vaktinde, bir düzine işçi ellerindeki çapaları inatla toprağa geçiriyor, kadınlar her iki adımda bir, terlerini omuzlarına sarkan işlemeli eşarplarıyla siliyorlardı.
Yüzlerinde acı çektiklerini belli eden, hoşnutsuz bir buruşma yaratarak, sonu gelmeyen küçük pancarların boğazlarını hırsla dolduran çevik kolları izleyen küçük kız, karşısındaki beli bükük annesine odaklanmıştı. Beyaz teni tavlanmış fındık gibi kararmış, şakaklarından süzülen terler inci tanesi gibi toprağa düşüyordu. Çıplak ağaçların çevrelediği tek yol, birkaç evin önüne hizmet ediyordu. Gerisini tarlaların oluşturduğu arazide, yan yana çalışan işçiler bile birbirlerine ufak bir rüzgar bağışlayamıyordu.
Küçük kız on dakikada bir annesinin örme yeleğine yapışıp çekiştiriyor ama annesi renkli cam şekerler ve bozuk paranın olduğu cebinden bir şeyler sıkıştırmaktan bir şey yapmıyordu, bu da onun ‘çekil git’ deme şekliydi. Sarıya yakın kumral saçlarını bu sabah çapan tutan bu nasırlı eller ördü diye düşündü küçük kız. Ne çok görevi vardı annesinin? Yemek yapmak, çamaşır yıkamak, çocuk yıkamak, temizlik yapmak ve tarlada çalışmak…
Annesinin durmadan inip kalkan göğsüne bu işleri asan kimdi?
Küçük kız öfkeyle soludu. Bu ağacı bile gölge vermeyen arazide ne diye çalışıyordu? Ve neden kendisi de bu işi yapıyormuş gibi ter döküyordu? Durdu. Elindeki cam şekeri annesi fark etmeden geri koydu. İki tarlanın birleştiği yerdeki büyük çınara doğru koştu ve orada ağzında sigarasıyla semaver yakan esmer bir adam gördü. Bu adam onları traktörüyle evlerden alıp götüren tarla sahibiydi. İşine odaklanmıştı. Semaveri yakmaya.
Bardak sesleriyle diğer tarafa döndü. Yüzü ay kadar yuvarlak, köpük tenli, hafifçe tombik bir kadındı çay bardaklarını tepsiye dizen. Tarla sahibinin eşiydi. Küçük kıza doğru dönüp, ona güneşin yaktığı saçlarından daha sıcak bir gülümseme bahşederek “Vakit geldi mi?” diye sordu. Bu soruyu duyunca aklına kendi görevi geldi; haber vermek. Küçük kız başını salladı, aslında biraz erkendi ama bugün sıcak daha bir kızgın olduğundan erken gelmeden edememişti. Az önceki öfkesi dinmişti, dinmeyen ise annesini öyle görmek istemeyen küçük kalbiydi.
Semaver yakan adam artık ayakta, tarlanın ucuna bakıyordu, buradan bir serap gibi dalgalanan sıcağın altında aynı hareketleri tekrarlayan o küçük topluluğa. Bu adam diye düşündü küçük kız, annesine işi verendi. Kötü bir adam gibi durmuyordu ama fazlaca ciddiydi, bir bacağını sürekli kırıp duruyordu ayaktayken. Sıcağa rağmen soğuk bakışları adamın ilgisini çekmiş olacak ki, başını çevirerek ona baktı, adamın ciddiyetinin bir anlık ona dönmesi onu gerim gerim germişti ama küçük kız ummadığı bir şekilde gülümseyen adamı görünce duraksadı; çocuk gibi kısılan gözlerine kaz ayakları ve ona komik gelen bir gülme sesi eklenmişti.
Küçük kız da gülmeye başladı. Orta yaşlardaki adam ona yaklaştıktan sonra tereddüt etmeksizin nemli, is kokan parmaklarıyla kızın yanağından bir makas aldı. Küçük kız bu hareketiyle az önceki ciddi adamı bağdaştıramadığı için önce seyrek kaşlarını çattı ama onun canlı gülümsemesine karşı tebessüm etmeye devam etti.
“Sen kimin kızısın?” Herkese sormaktan büyük bir keyif aldığı soruyu küçük kıza yönelten adam, bir yandan da onun omuzuna hafifçe baskı yaparak eşinin yanına getirdi. Küçük kız kısacık parmağını öne çıkararak, parmakla gösterilemeyecek kadar uzakta kalan annesini gösterdi. “Seher’in kızı. Mavi kapılı evden alıyorsun bizi.” Adamın yüzü birden aydınlandı ve heyecanla babasını överek bir sigara yaktı. Eşinin oturduğu kilim, gazetelerin üstündeki kahvaltılık ve temiz çatallarla donatılmıştı. Güzel teni annesine oranla hafifçe yanık olan bu kadın, kaşlarını, güneşten dolayı hep çatıyor ama gözleri nerede bir çift gözle temas etse, yay gibi büküyordu.
Küçük kız bunları düşünürken eline tutuşturulan ekmekle karşısındaki kadına baktı. “Vakit geldi.” Elinde olmayarak sevinçle annesine doğru koşmaya başladı, bu aralık dört saatlik çalışmanın tek molasıydı. Küçük kız henüz işçilere yaklaşmadan, çoğu kişi çapalarını bırakıp gülüşerek ona doğru ilerlemeye başladı. Küçük kız bu anı hep acıklı bulurdu, kısık gözlerin ışıldayışında hep bir acıma ve merak sezerdi. Kendi geleceği için duyulan kaygıyı görürdü o gözlerde ama bir çift göz vardı ki, o sadece kaygı değil korku da taşıyordu. Küçük kız annesine sokularak büyük çınara doğru yürümeye başladı.
Herkesin günlük telaşelerini ve deneyimlerini konuşup çaylarını yudumladığı bir saat su gibi geçti ve küçük kız annesinin ayrılışını izleyerek kendilerine ait malzemelerin, büyük hasır çantanın başında oturmaya devam etti. İkindi sularına doğru esen rüzgârla gelen gölge, artık mayışan bedenlerini serinletmeye başlamıştı, terleri soğuyan işçiler bu saatlerde hızlanmaya başlayarak işlerini daha çabuk bitirirlerdi. Bu sefer de öyle olmuştu, küçük kızın yorgun gözleri kısılmaya başlarken işçiler hasır çantalarını sırtlanarak tarlanın ucundaki motora doğru ilerlemeye başlamışlardı. O sırada, çıkık elmacık kemiklerinin toprak rengi gözlerini esirgediği güzel kadın da onları güleryüzüyle yolcu ediyor, sık sık, “Ellerinize sağlık,” ya da “Allah razı olsun,” demeyi ihmal etmiyordu.
Annesinin sert parmak uçlarını körpe omuzunda hisseden küçük kız, başını annesinin karnına yaslayarak pikabın arkasına binmek için öndekileri beklemeye koyuldu ama o sırada toprak sahibinin güneşten yanan, kızarmış ciddi yüzü belirdi. Bu adamın gülümsemesi cansız toprağa can veren su gibi hissiz, eşinin aksine kuru duran yüzünde sıcacık duygular filizlenmesine sebep oluyordu. “Bu küçük kızım benim yanıma otursun mu, Seher Hanım?”
Seher okşadığı kumral saçın sahibine, doğrudan kızına baktı ve gözlerindeki ışığı görerek yorgunca gülümsedi. “Sıkı tutun.” Küçük kız hevesle başını sallayarak önden giden tez can adımların sahibini takip ederken, büyük bir huşuyla göğsü sıkışıyordu. Rüzgarın saçlarını savuruşunu ve küçük ayaklarının yerden kesileceği o kısacık anın heyecanıydı bu ama ondan önce tanışması gereken biri olduğunu anladı çünkü adam yüzündeki çocuksu gülümsemeyle bir elini omzuna koyduğu yeşil gözlü, onun yaşlarında kumral bir kızla ona bakıyordu. “Bu da benim kızım.” Küçük kız karşısındaki çekingen kıza baktı, kahkülleri ellerine baktıkça küçük alnını açıkta bırakıyor, aralarda altın sarıları olan saçları hafifçe dalgalanıyordu. İlk adımı atan kendisi oldu, karşısındaki kız bunu bekliyormuş gibi küçük yüzünü kaldırıp ona yeltendi. Beyaz teni onunkinin aksine güneşten değil utançtan kızarmıştı.
“Ben Gonca,” dedi kısık bir sesle. Babasından aldığı kaz ayaklarını sergileyen bir gülümsemeyle karşılık verdi karşısındaki kız. “Senin adın ne?” Tam konuşmaya devam edecekleri sırada tarla sahibi önce kızını sonra da onu traktörün yanına güvenlice oturtarak harekete geçti. Karşılıklı olarak oturdukları yerden bakışarak gülüştüler. İkisi de ortalarında oturan aceleci adamın seri hareketlerine gülüyordu. Arka tarafta yorgun başlarını elleriyle ovuşturan veya enerjisi tükenmeyip türkü söyleyenlerle doluydu.
Yol boyunca gürültü ve türkülerle sarsılan iki küçük beden, artık zar zor tutunabiliyordu. Orta yaşlarda, dudakları arasında aldığı sigarasıyla direksiyon sallayan adam bunu fark etmiş olacak ki, agresif kaşlarını daha da çatarak onlara daha sıkı tutunmalarını söyledi. Sonra da onlarla sohbet etmek için sigarasını bir eliyle ayırdı dudaklarından. “Bu işleri gösteriyoruz ki, bizim gibi zorlanmayın ya.” dedi son kelimeyi gereksizce uzatarak.
İkisi de traktörün sesinden yüksek, gür sese kulak vermekle yetindi. “Bir gün biz olmayacağız ve siz de kendi başınızın çaresine bakacaksınız. Güzelce yetişecek, hayatın topraktaki ekinden daha fazla olduğunu anlayacaksınız.” Sigarasını tekrar ağzına götürdü. “Eğer okuduğunuz şu iki kelime olmasa, bir bostan korkuluğundan ne farkınız kalırdı?” İki çift toy göz ve kulağın şahit olduğu bu öğüt, ikisinin de üstünde tuhaf bir uyanışa vesile olmuştu; bostan korkulukları işe yaramaz değillerdi ama sadece kargaları korkutabiliyorlardı. Bir insan nasıl olduğu şeyle insanı ürkütebilirdi?
Gonca ince sesiyle bağırdı. “Nasıl bir korkuluk olabiliriz ki?” Karşısında direksiyon sallayan adam bakışlarını yoldan bir anlık da olsa ona çevirdi. “Bir korkuluk olursan insanlar kargaya dönüşür,” Derin bir nefes aldı. “Cehalet, ahlaksızlık, eğitimsizlik seni korkulup kaçılan o korkuluk yapar.” Gonca derin düşüncelerle arkada kalan annesine baktı; başındaki yazmanın sakındığı yüzü yorgundu, gözleri yarı açıktı ama arada bir tam kapanıyordu. O sadece eğitimsizdi ama bu onu korkuluk yapmazdı ki, onun için döktüğü tere, bükülen bele böyle yaklaşmak utandırdı onu. Bir yanlışı vardı tarla sahibinin.
Nihayet Gonca mavi kapılı evlerinin önünü görünce gayretle konuşmaya devam etti. “Benim annem korkuluk değil!” Traktör yavaşladı, arkadakiler azalmış, kalanlar da sessizce oturuyorlardı. Yüzündeki otuz yılın verdiği çizgileri belli eden bir şekilde kaşlarını çattı adam ama sonra anlayışla başını çevirdi. Karşısındaki sadece yedi yaşında bir kız çocuğuydu. “Senin annen korkuluk değil, kızım,” Gonca dudaklarını bükerek kaşlarını çatmaya devam etti. “Ben desem bile değil. Kimse kimseyi bir yere sözle terfi edemez.” Yeşil gözlü kız sadece onları dinliyor ve arada bir tutuşunu sıkılaştırıyordu. “Eğitimsizlik bir insanı kötü yapmaz ama kör yapar.” İster istemez onu dinledi Gonca. Eve varmışlardı.
Orta yaşlardaki tarla sahibi aşağı inerek Gonca’yı kolayca kucakladı ve indirir indirmez dizlerini kırarak ona baktı. “Sen çok akıllı bir kızsın,” Saçlarını karıştırdı. “Bir gün ne dediğimi anlayacaksın. Annen ne dediğimi anlıyor, ben de onun gibi çabalıyorum.” Kız inatla sordu. “Ama o sadece ilkokul mezunu.” Adam ayaklandı, Seher çoktan inmiş gelmesi için uzaktan kızına bakıyordu. “Annen zorluklarla eğitilmiş bir kadın,” Gonca’nın nutku tutuldu çünkü o eğitimin sadece okullarda verildiğini düşünmüştü. “Ve iyi bir öğretmen. Ona layık ol, Gonca.” Küçük kızın gözleri arkasında elinde hasır çantası, yüzünde yorgunluğuyla bekleyen annesine kaydı. Göğsünden ılık bir şey aktı; minnetti bu. Gözlerindeki sönmeyen ışığı hiç fark etmemişti Gonca, bu kadının yüzüne hiç kendi için bakmamıştı ama şimdi görüyordu ki, annesi onun için en yüksek mevkideydi.
Gonca, yeşil gözlü kıza el sallayarak gülümsedi, ve onu içten içe daha fazla tanımak istedi. Babası ve annesinin de kendi annesi gibi çabaladığını görmüştü, bilmediği şey ise yeşil gözlü kızın sandığından çok daha şanslı oluşuydu.
Küçükken tarlayı toprağı çok soludum. Hele de o küçük sineklerin başımızda dönmesi…
Bostan Korkuluğu olmak değil tabi ki hiçbir işçinin hayali. Kimini zorluklar eğitir… Doğru yazmışsınız. Güzel bir kurgu
Elinize sağlık…