Canan Duyuş
Gaflet uykusunda yatar uyanmaz
Can gözü kapalı gafilân çoktur…”
Çok uykuyla hemhal olduğum bir günün sabahında dilimde bu dizeler dönüp duruyorum evin içinde. “Gidişatın iyi değil!” diyorum kendime. Aynanın karşısında kendimle yüzleşiyorum. Gözlerimle bir yolculuğa çıkıyorum.
“Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen / Merdum-i dide-i ekvân olan âdemsin sen” diyerek Şeyh Galip yol gösteriyor bana. Daha yeni okuduğum ‘Lâ’ isimli romanda yazar bu dizeyi de almıştı satırlarına. Gülümsüyorum. “Bak sen!” diyorum kendime. “Demek ki arada iyi işler yapmışsın!” Yaşadığım şu günleri düşünerek… Öylesine, donuk, yeknesak…
Oysa ben böyle miydim? Allah’ım bugünü şiir günü ilan ettim kendime. Her şey bana bir şiir dizesi olup selam veriyor. “Ben böyle bakıp durmayacaktım dili bağlı…” diyor Mehmet Akif. Sonra Mehmet Akif’li dizeler art arda kuşatıyorlar etrafımı. Safahat’ın yaprakları arasında yürüyor gibiyim.
“Ey dipdiri meyyit! İki el bir baş içindir.
Davransana.. Eller de senin, baş da senindir!” diye haykırıyor bana ruhumun şairi. “Dipdiri Meyyit” nasıl ve ne kadar da güçlü bir tezat bu böyle! Ellerime bakıyorum. Bir zamanlar kalem tutan, sınıftaki tahtaya bir şeyler yazan, başında toplanmış öğrencilerine şiirler okuyan ben! “Hocam” diye bir ses işitiyorum. Yıllar yıllar öncesinde kalp sandığıma sevinçle kilitlediğim. Ve devam ediyor o ses: “Ders anlatırken gözleriniz parlıyor!” O gün öğrencime verdiğim cevabı tekrar ediyorum: “Gözlerim ışığını sizden alıyor.” Haftanın sözleri etkinliğimiz vardı bizim. Çok ümitsiz ve olumsuz bir hava estiği bir ders vaktinde o haftanın sözü:
“Âtiyi karanlık bilerek azmi bırakmak
Alçak bir ölüm varsa eminim budur ancak!”
(Mehmet Akif) olmuştu. Öğrencilerime “Pansuman Dizeler” diye ezberletmek istediğim dizeler, şimdi benim imdâdıma yetişiyor işte! Hatırlıyorum…
”Gün Olur Asra Bedel” deki gibi hatırlıyorum. Kim olduğumu, kötüye yorumlanan niyetlerimi hatırlıyorum şimdi. “Kim Olduğunu Hatırla!” diyor Aytmatov. Ben de bu uyanış emrini kendime diyorum. Hatırladıklarım güzel tatlar. Sanki çok susuz kalmışım ama yavaş yavaş gitmeye başlamış bu susuzluğum. Gülümsemeye başladım. İyi bir şey olsa gerek bu halim! Bir iyileşme emâresi…
İmgeler değiyor bakışlarıma. İmgeyi kendime hatırlatmaya çalışıyorum. Edebî hafızamın öğrencisiyim şimdi: “Şairin sınırsız hayal gücüyle, günlük yaşantıda bir araya getiremeyeceğimiz kelimeleri…”
“Sen geldin, benim deli köşemde durdun.” diyor Sezai Karakoç. Evet ‘Deli Köşe’ bir imge. Aklımı yokluyorum. Sonra da deli köşelerimi bulmaya çalışıyorum. Ne delilikler geçiyor içimden. Deli düşünceler… Hayır hayır. Çok şükür iyiyim. Delirmedim! Şairin dediği gibi, belki deli köşelerim var ara sıra gidip oturup, kimseler duymadan kimi zaman delice ağladığım, kimi zaman kendi kendime konuştuğum, kimi zaman da kahkahalar attığım. Deli Köşe…
İmge…
“Zincirlerle çekiyor işçiler
Güneşi yatağımın başına
Ben nasıl çıkarım bu kirli yüzle
Güneşin karşısına
Kuşlar başucumda toplanmış
Perdeleri açılıyor sabahın
Ben nasıl sokarım bu tembel vücudu
Bahçesine Allah’ın?” (Celal Sılay) Ne çok severdim bu dizeleri. İşçilerin güneşe zincirler takarak yanıma kadar güneşi getirmeleri… Aydınlığa gözlerini yumunca insan, bazen böyle gayret gerektirir ışığı görebilmesi! Sahi ben en son ne zaman izledim güneşin doğuşunu? Halbuki “akıllı insan güneşi üzerine doğdurmaz!” der eskiler.
“Uyan ey gözlerim gafletten uyan
Uyan uykusu çok gözlerim uyan!…” Hem bedenen hem kalben uykulardan uzağa atmalıyım kendimi. İçimin kıpırtısında harekete geçmeliyim. Her gün yeni bir gün olmalı. Mevlana Hazretleri’nin o müthiş dizeleri zihnimden kalbime akıyor:
“Her gün bir yerlerden göçmek ne iyi
Her gün bir yerlere konmak ne güzel
Bulanmadan donmadan akmak ne hoş
Dünle birlikte gitti cancağızım
Ne kadar söz varsa düne ait
Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım!”
Cama vuran pıtır pıtır seslerle başımı pencereye çeviriyorum. Dışarda yağmur yağıyor. Yağmur…
Ne büyük bereket, rahmet, toprağa değen serinlik… Yağmur dolu dizeler içindeyim şimdi. Bir yağmura bakıyorum, bir de aynaya.
“Bu yağmur bu yağmur
Bu kıldan ince
Nefesten yumuşak yağan
Bu yağmur
Bu yağmur bu yağmur
Bir gün dinince
Aynalar yüzümü tanımaz olur” diyor Necip Fazıl. Dinsin istemiyorum bu yağmuru. Aynalar yüzümü tanımaya devam etsinler. Yaşayıp güzel şeyler yapayım. Üzerimdeki ölü toprağını atma vaktidir şimdi. Alışkanlıklarımdan, ataletten, kurtulup ümitsizliği yenmem gerekli. Bunca şiirin ve şairin bir aynadan bana baktığı şu demle toparlanmalıyım.
“Her dem yeniden doğarız
Bizden kim usanası” diyor Yunus Emre Hazretleri tebessümle. Nasıl desem, ne söylesem de sözlerim kifayetsiz kalır benim. Yunus Emre’ye kendi dizeleriyle mukabele ediyorum:
“Yunus ne hoş demişsin
Bal u şeker yemişsin
Ballar balını buldum
Kovanım yağma olsun”
Çocuklarım sesleniyorlar bana ortancamın karnı acıkmış, küçüğüm üstüne su dökmüş. Büyüğüm kendi halinde…Hayat işte! Hep aynanın karşısında dizelerle yaşanacak değil ya! Zaman diyorum. Tebessüm ediyorum.
“Ne içindeyim zamanın
Ne de büsbütün dışında…” (Ahmet Hamdi)
Hayatımıza bu dizeleri katsak çok şeyde biraz daha güçlü oluruz sanki gibi geldi bana. Güzel bir şiir sayfası
Dizeler…An gelir tutar elinizden. Şiir sayfası, demişsiniz evet farklı şairlerin dizeleri aynı bağlamda yeni bir şiir kurmuş oldular bu yazıda.
Teşekkür ederim.
Unutulmayan mısralarla bir senfoni oluşturmuşsunuz.
Kaleminize sağlık…
Mısralarla bir senfoni oluşturmak… Ne güzel tanımlamışsınız bu dize dize ördüğüm yazıyı. Çok teşekkür ederim. Mutlaka sizin de dizeleriniz vardır yanınızda gezen, elinizden tutan…
Tekrar teşekkürler…
Sıır sever bır ınsan olarak satırlarda klendımı buldum. Kaleminize yureginize saglik…
Şiir seven insanlar ince kalplidirler. Sizin de kalbinize, ince fikrinize sağlık…