Fuat Şahin
O gün gerçekleşecek olan görüşme için ayrı bir özenli giyinmişti. Pek dikkat çekmeyen sade şeyleri tercih etmişti. Görüşmenin mahiyetini tam olarak bilmese de, uzun süredir beklediği terfiyi aldığını düşünüyordu. Büyük bir şirkette müdür yardımcısı pozisyonundaydı. Müdürlüğe terfi etmesi hiç de sürpriz olmazdı; ancak bu içindeki heyecana mâni değildi. Nihayetinde çok çabalamıştı bu konuma gelebilmek için. Hiç uyumadığı gecelerin sayısı az değildi fakat şu an buradaydı. “Hepsine de değdi.” diye düşündü.
Trafik yoğun değildi ama açık da sayılmazdı. Ara ara duraksamalar olsa da akıyordu trafik. Bu gidişle yetişecek gibi duruyordu. Trafik durduğu sırada, beş şeritli yolda satış yapmaya çalışan birkaç kişi gözüne ilişti. İnsanlar arabalarında iken emr-i vakî yaparak para koparmaya çalışan tiplerdi bunlar. Hele o cam silip -gerçi çoğu zaman daha çok pisleniyordu ya!- arsızca para isteyen ve gitmeyen sokak çocukları yok mu…? Nefret ediyordu onlardan. O pis, esmer suratlarını görmek bile huzursuz ediyordu. Evinde beslediği Golden cinsi köpek bile daha sevimliydi onlardan. Fakir doğmuş olmaları onların suçu değildi belki, kendisi de çok zengin bir ailede doğmamıştı. Orta halli bir memurdu babası ancak Bill Gates’e bu konuda çok hak veriyordu; “Fakir doğmak sizin suçunuz değil ancak fakir ölmek sizin suçunuz.” Çalışıp çabalamak yerine, ucuz numaralar ve duygu sömürüleri ile insanlardan para koparmaya çalışanlar, son derece itici idi.
Derken birden, arabanın camını birisi tıklattı. 8-9 yaşlarında esmer, pasaklı bir kız çocuğu cama vuru-
yordu. Üzerinde belki kendine iki beden büyük, kedi desenli pembe bir tişört, elinde de 4-5 paket ucuz ıslak mendillerden vardı. Umursamadan yola bakmaya devam etti. Hatta ilgilenmediğini göstermek için kafasın-
daki güneş gözlüğünü de gözüne indirdi fakat gitmiyordu işte kız. Trafiğin de akma gibi bir niyeti yoktu. Kızdan kurtulamayacağını anlayınca, camı yarıya kadar indirdi. Tam “Kaybol velet!” diyecekti ki, kız, elindeki ıslak mendil paketinden bir adet çıkartıp camdan uzattı ve öteki eliyle camın arkasından yakasını işaret etti. Sonra tek kelime etmeden koşarak, otobandaki arabaların arasında gözden kayboldu. 30 saniye hayretler içinde kızın gittiği yöne doğru bakakaldı.
Yakasına baktı. Uzaktan bakılsa bile sırıtacak bir leke vardı. Sabah acele ile iki yudum alıp bıraktığı taze sıkılmış portakal suyundan damlamış olmalıydı. Bardağın geri kalanına ne olduğunu ise kendisi bilmezdi. Muhtemelen evdeki hizmetçi lavaboya döküyordu. Elindeki mendille lekeyi sertçe ovaladı. Leke şaşırtıcı bir şekilde kaybolmuştu. Bıraktığı ıslaklık da kurursa, pek bir şey kalmayacak gibiydi.
Kızın kaybolduğu yöne doğru bir kere daha baktı. Az önce düşündüğü şeylerden ötürü çok utanmıştı. O, kıza tiksinen gözlerle bakarken, kız tatlı bir tebessüm ile kendisine iyi-
lik yapmıştı. Kendisinin aksine, kızın yüzü kapkara olmasına rağmen, kalbi temiz ve saftı. Çıkarcılıktan, hırstan, anlamsız rekabetten uzak bir kalp idi bu. Bir anlığına kendinden, o kızdan iğrendiğinden daha fazla iğrendi fakat sadece bir an.
Trafik açılmaya başladığında son model jipinin kontağını çevirdi ve çalıştığı binanın 58. katında gerçekleşecek olan görüşmesi için gaza bastı. Yarım saat sonra, kendisi tüm şehrin en yüksek binalarının birinde afilli bir plaket alırken, o kız elindeki mendilleri trafikte iki liraya satabilmek için çabalıyor olacaktı.
(Arabasına binip eve dönüş için yolculuğa başladığında) ruhunda ufacık bir burkuntu hissetti. Hissetti ancak kendisi de bu noktaya tırnaklarıyla kazarak gelmişti. Bill Gates’in lafını düşündü. İçi rahatladı. Artık içinde bir burkuntu yoktu. Kızın bakışlarını unutmuştu bile. Umursamazca gaz pedalına daha da asıldı. Eskiden olsa bu kadar çabuk unutamazdı bu olayı. Kendisi de kendisine şaşırıyordu ancak rahatsız etmedi bu onu. Bu kadar acının yaşandığı bir dünyada, bu kadar ruhsuzlaşmamış olsa, gece gündüz çalışarak geldiği konumun tadını çıkaramazdı. Vicdanın yok olması ve umursamazlık, bu dünyadan zevk alabilmesi için şarttı bir nevi.
Artık o kızı tamamiyle unutmuştu. 10 dakika önce yaşadığı bu sarsıcı olayı, artık hiç yaşamamış gibiydi. Yakasındaki ıslaklık da ha kurudu ha kuruyacaktı. Yani kendisini o pasaklı kıza bağlayan bir şey kalmamıştı. Onu düşünüp can sıkmasının da alemi yoktu pek âlâ. Derken dehşetli ve uzun bir korna sesiyle irkildi. Sesin geldiği yöne bir refleks ile kafasını çevirdi ancak gördüğü son manzara devasa tırın dörtlüleri idi. Sebebini kesinlikle anlayamadığı çok ani bir şekilde gelmişti ölüm. Bu ölümü hazin kılan şey, genç ve başarılı bir iş kadınının, kariyerinin zirvesinde iken bir trafik kazasına kurban gitmesi değildi. Bir insanın vicdanının son damlasını da tükettiği bir anda ölmesi çok daha acıklı idi. Belki o kızın yüzünü beş dakika daha hatırında tutsa, vicdanındaki bu sızıyı beş dakika daha hissetmiş olsa, dünyadan hâlâ iyi bir insanken ayrılmış olacaktı. O iğrendiği ve aşağılık gördüğü kız, temiz bir kalp ile yaşamına devam ederken, kendisi bir kâtil olarak ölüp gidiyordu. Evet kâtildi ve belki de uzun yıllar yaşasaydı bir katil olarak yaşayacaktı. İçindeki insanlığı az önce öldürmüştü çünkü. Kendi içindeki insanlığı katletmiş birinden daha âlâ kâtil mi olurdu? (Son nefesini verirken) Belki tek teselli noktası, bu cinayetin tek şahidinin kendisi olması idi.
Ve beklenmedik bir şekilde son bulur hikaye…Kim ölümü bekler ki zaten. Ansızın geliverir. Ve ne haldeyse yakalar hedefini. Son düşüncemiz son nefesimizde bizi kurtaran etsin. Katiller safında etmesin. Amin. Elinize sağlık…