ŞERİF AYDIN
Sanatın, şiirin, müziğin gücü bir toplumu esir sınıfından alıp dünyanın ilgiyle izlenenen sınıfına koyabilir mi? “Evet” veya “Hayır” demeden önce “New York’un Harlem semtinde başlayan ve on senelik kadar bir zamanda dünyaya kendini duyuran Harlem Rönesansı’na bakın,” derim. Negro Sanatçıları, Harlem Rönesansı veya başka bir ifadeyle “Yeni Siyahi Hareket”…
“Harlem Rönesansı nedir, öncüleri kimlerdir, neler başardılar?” gibi sorulara verilecek cevaplar sanırım yukarda sorduğumuz soruya cevap vermeye yardımcı olur.
Harlem’de 1920’lerle 1930’ların başlarında New York’ta hayat bulan Afro–Amerikan(Afrika asıllı Amerika’lı) kültürel farkındalığın, sanata dair üretkenliğin anlamıdır Harlem Rönesansı. Bilindiği üzere bu yeniden doğuş için gereken ortam, köleliğin ve 1800’lerdeki yeniden yapılanma döneminin zorluklarına katlandıktan sonra, özgürlüklerine yeni kavuşmuş yaklaşık üç yüzbin güneyli siyahinin, veya nam-ı diğerle Afro-Amerikanların “Büyük Göç” “Great Migration” olarak da bilinen toplu göçle New York başta olmak üzere diğer Kuzey şehirlerine taşınmasıyla oluştu. Bir taraftan yıllarca süren kölelik ve ezilmişlik, öbür taraftan capcanlı bir kültürel özgeçmiş. Bu iki tezad adeta Harlem’de kıvılcım alır.
Negro sanatçıları adı verilen şair, yazar, müzisyen, ressam, heykeltraş gibi coşkun bir ekip New York’tan dünyaya bir dalga başlatırlar. Müthiş bir özgüven, gayret, enerji ve üretkenlik… Kendi renkleriyle, desen ve motifleriyle Amerika’da yeniden doğan bu akım kolay büyümüş gibi görünse de ortaya çıkıp canlı bir söylem kazanmasında Afro-Amerikan tarihçi E.B. Dubois ve şair Langston Hughes gibi sanatçıların gayretleri büyüktür. Böyle bir hareketin başlatılması için zengin bir kültürel geçmiş ve özgürlüğe susamış bir kitle avantaj olsa bile dezavantajlar da az değildir. O dönemde Amerika’nın güneyinde baskın bir zenci-fobia kültürü yaşanırken aynı zamanda esirlik -her nekadar kaldırılmış olsa da- beyaz ve siyahi toplumun genlerinden daha atılmış değil. Amerika’nın kuzeyi demokrasi ve özgürlük açısından güneye göre daha iyi bir konumda olunca rüzgar bu akımı Kuzey’de yeşermeye iter adeta.
Peki, ilk kıvılcımı neydi bu akımın? Harlem rönesansı’nın temeli büyük ölçüde, Afro-Amerikan tarihçi E.B. Dubois tarafından atıldı denebilir. Dubois, The Souls of Black Folk (1903) adlı sosyolojik eseri ve 1909’da Siyahları Geliştirme Ulusal Derneği’nin kuruluşundaki rolüyle tanınmakla birlikte çıkardığı The Crisis (Kriz) isimli dergiyle de tanınmakta. Dubois’in bu dergi hamlesi önemliydi, zira siyahi kalemlerin kendilerini öykü, şiir ve çizimlerle ifade ettikleri bu dergi kısa bir zaman içinde 100 bin traja ulaşır. Okuruyla, yazarıyla, destekçileriyle bu önemli kitle “New Negro Movement” diye isimlendirilen Yeni Negro Hareketini başlatmış olur.
Bu hareket özgün olarak başladı ve özgün olarak devam edecekti. Ne geçmişlerini inkar ediyorlardı ne geleceğe dair hayallerine engel koyuyorlar. Bu devre, hareketin öncülerinden olan Langston Hughes’un şiirinden bakalım isterseniz.
Resim çizer gibi hem hali, hem hayallerini anlatıyordu Hughes:
“Ben de…
ben de amerika’yı överim.
ben en esmer kardeşiniz.
misafirler geldiği zaman
mutfağa dehliyorlar yemekte beni.
ama ben buna gülüyorum
karnımı doyuruyorum güzelce
büyüyüp kuvvetleniyorum.
yarın
masanın başına geçip oturacağım
misafirler geldiği zaman
kimse cesaret edip de
“hadi sen mutfakta ye”
diyemeyecek.
bir hoş görüverecekler yanlarında beni
utanacaklar da…”
Harlem Rönesans’ı sıradan bir sanatsal hareket değildi, yeniden doğuş, köklere dönüş anlamlarını da taşıyordu. Amerika’nın 20. Yüzyıldaki burjuva baskısına karşı sanatın diliyle kendi değerleriyle var olma ve sosyal yapıda yerini almaydı. Dünyayı etkisi altına alan bu doğuş hareketi Avrupalı sanatçılara ilham verdiği gibi dünyanın birçok yerinde sanat-
sal dirilişleri de tetikledi. İşte Negro Sanatçıları’nın kendileri olarak sahaya inip dünya sahnesinde yerini almaları bu açıdan önemli. Siyahi sanatçıların dışındaki kalem, fırça ve nota erbabı sanatçılar da bu akıma karşı sessiz kalamadılar. Çünkü akım güçlüydü, özgündü, enerjikti…
Resimlerini Harlem sokak duvarlarına çiziyor, müziklerini kendi ritimleriyle caz barlarda seslendiriyor, şiirlerini resim canlılığıyla yazarken sokaklardaki bu hareketli yaşamlarını öyküye döküyor ve öykü yazarlarına da ilham oluyorlardı.
Dubois gibi önemli sanatçılar bu siyahi heyecanlı kitlenin kendilerine özgü bir ritim meydana getirmeleri için esin kaynağı oluyorlardı adeta.
Şiir, bu devrin en göze çarpan türlerindendir ve bu alanda pek çok eser verilir. Kimileri geleneksel şiiri kullanırken, Langston Hughes gibi önde olan bazı şairler daha yeni olan ritimleri denerler. O dönemde yeni yeni meydana çıkan caz müziğinin ritimlerini şiirlerine yansıtırlar.
Negro sanatçılarının başlattığı akımın en alkışlanacak taraflarından biri de kendi değerlerinden utanmadan büyük bir özgüvenle meydana çıkmış olmalarıdır. Hughes’un 1920’de kaleme aldığı The Negro Artist and the Racial Mountain (Negro Sanatçı ve Irk Dağı) adlı makalesinde, zenci olarak yazmanın, zenci olarak şarkı söylemenin ve resim yapmanın önlerinde büyük bir engel gibi görünse de bunu aşma azminde olduklarının altını çizer. Bu söylemin en göze çarpan özelliği ise bir manifesto havasında değil, ritmini tutturmuş sanatçı edasıyla söylenmiş olmasıdır. “Biz üreten genç Negro sanatçılar, kara benliğimizi korku ve utanç duymadan ifade etmek niyetindeyiz. Bundan beyaz insanlar memnun olursa biz de memnun oluruz. Olmazlarsa önemli değil. Güzel olduğumuzu biliyoruz ve çirkin olduğumuzu da…” diyordu, Hughes.
Bu güleç yüzlü güçlü şair, bir kısım zencilerin beyazlığa doğru bir dürtü içinde “şair olmak istiyorum, ama zenci şair değil” arzusunun anlaşılabilir olduğunu söyler ve der ki “bu, gerçek bir Negro sanatının yolu üzerinde duran bir dağdır.” Bu dağı müzik, resim, şiir ve öykülürle eritti bu güçlü akım. Harlem Rönesansı ve Negro sanatçıları ile zenci toplumuna bir kabul duygusu geldi; Harlem’e cesaret geldi. Langston Hughes gibi öncülerin “korku ve utanma yaşamadan kendi öz koyu tenlerimizle kendimiz ifade etmek…” söylemi ve Alain Locke’un antolojisi The New Negro bu kültürel devrimin temel taşı olarak kabul edildi. Kendi renk ve seslerini oluşturan bu akım, seslerini dünyaya duyurmakla kalmadı zenci şiirinden kaçışın da önüne geçmiş oldu. Kadın yazarların da bu sahada etkin harekettiklerini, kalem oynattıklarını görürsünüz. Zora Neale Hurtson ve Nella Larsen kadın yazarların başında gelenlerden.
Caz barlarda ayrı canlılık vardı. Cab Calloway gibi hem oyuncu hem de şarkıcı olan bazı sanatçılar müthiş performanslarıyla kitleyi büyülüyordu. Enerjik ve neşeli, aynı zamanda son derecede yenilikçiydiler. Ressamlar, heykeltraşlar da bu akımın içinde yerini almıştı hem de en güçlü tonlarıyla. Heykeltraş olan Sargent Claude Johnson çömlek, seramik ve baskı sanatı üzerinde çok kıymetli eserler verirken Charles Altson Harlem duvarlarını süslüyordu. Düşünsenize bu sokaklardan matbaalardan evlerine içine akan sinerjiyi. Bir karnaval havasında doğuş değil de nedir Harlem rönesansı?
Müzikte Caz ve Blues esas parlamayı Harlem’de yaptı. Luis Armstron, Duke Ellington Faths Waller, Bessie Smith ve beyazların ırçı saldıralırına hedef olsa da yoluna devam eden Paul Robeson sanat dünyasının unutulmazları arasında yerlerini aldılar. Cotton Club caz müziğiyle bu sanatçıların performanslarına sahne oluyordu.
Devre hız katan en önemli özelliklerden biri de müzik ile edebiyatın iç içe olmasıydı, zira her iki alanda da sanatçılar birbirlerine ilham kaynağı oldu. Müzik şiiri besledi, şiir müziğin ritminde satırlara döküldü. Bu iki sanat alanının hitap ettiği kitle ise geçmişin kültürel zenginliğini bu ritimler üzerinde adeta raks eder gibi takip etti. Harlem bu dönemde Afro-Amerikanlılar tarafından işletilen yayınevleri ve gazeteler, müzik şirketleri, tiyatrolar, gece kulüpleri ve kabarelerle doldu taştı. Önemli bir noktaya dikkat çekmek istiyorum, esaretten yeni çıkmış bu göçmen psikolojisi nasıl oldu da bu denli sinerjiye dönüştü. Yukarda bahsettiğim zengin kültürel geçmiş ve özgürlüğe susamışlığın yanısıra avantaj olan bazı yönlere de bakmakta fayda var. Harlem’de sadece yoksul siyahlar değil, sanatçılar, entelektüeller, yazarlar ve onları finanse edebilecek hali vakti yerinde siyahiler de yaşıyordu.
Sadece Afro-Amerikan sanatçıları değil, diğer toplumlardan sanatçılar da Harlem’deki bu dönüşümü görünce mahalledeki değişimi şiir ve öyküleriyle dile getirdiler.
Şiir yazılıyor, öyküler kaleme alınıyor, şarkılar söylenip, re-
simler yapılıyordu. İlk etapta göze soft bir hareket görünse de ilerki zamanlarda görülecek bu bunlar bir toplumu ayağa kaldıran ve onları dünyaya kabul ettiren çok önemli argümanlar, enstrüamanlarmış.
Hughes’in “Zenciyim Ben” şiirinde toplumun geldiği yeri çok net görürsünüz.
“Zenciyim Ben
Zenciyim ben
Gece gibi
Afrika’nın derinlikleri gibi kara
Köleydim her zaman
Saray basamaklarını temizledim eski Roma’da”
Başta sorduğum soruya cevap vereyim. Kalem, fırça ve notalar bir toplumu ayağa kaldıracak çok güçlü bir argümandır. Ayağa kalmak isteyenler sanata müziğe edebiyat sarılmalı…