Hanife Yerebakan
Yoğun, stresli ve hızla geçen günler beni o ge-ceye ulaştırmış, ayrılık vakti gelmişti. Kafamdaki binbir düşünceyle kanayan yüreğime ellerim eşlik ediyor ve titreyerek giydirdim üzerini, yolculuğuna hazırlamak için. Babasına bile gitmeyi tercih etmeyen, tarifsiz duygularla birbirimize bağlandığımız ve onsuz olmak beni ne kadar yıpratacağını bilerek hatta bensiz olmak onda nasıl izler bırakacağını düşünerek… Tek tesellim annemle ve kardeşimle beraber olmasıydı. İstenmeyen anlar tez gelirmiş ve geldi de… Kucağımda uyurken havaalanına vardık, kıyamam dayanamamış evde uyuyup kalmıştı. Tam havaalanı güvenliğinden geçecekleri sırada gözlerini açtı. O şaşkınlıkla, iyice uyanırsa beni bırakmaz diye, “hadi oğlum, dayın sana içeriyi göstersin” deyip kardeşimin kollarına bıraktım. Ne anneme sarılabildim ne de mis kokulu oğlumu öpebildim. Hatta kapıdan arkamı dönüp hızlıca uzaklaştım, sonra ise küçük bir aralık buldum dayısının kucağındaki şaşkınlığını izledim.
İşte herşey o anda başladı: Beynimin içindeki kocaman siyah nokta, kalbimin ortasındaki büyük acı, midemin krampları ve baştan aşağı uyuşma… Duyuyor, görüyor, hissediyor hatta çok rahat hissediyordum yanağıma süzülen buz gibi gözyaşlarını. Önce “dayına git” sözü beni çook eskilere götürdü. Yani asırlar öncesine… Ve birisinin ifadesi çınladı kulaklarımda: “Cahiliyenin anneleri, dayıya gitmenin ne olduğunu iyi bilir.” Hangi dönemde olursa olsun anne yüreği olarak o annelerin acısı bir defa daha sarstı beni. İşte o an bir “Sübhanallah” çektim. Ne büyüksün Ya Rab, öyle bir zamana nasıl bir Peygamber gönderdin ki, o insanlardan günümüze kadar devam eden bir İslam bayrağının sancağı dikili kaldı. Ve öyle bir Peygamber ki o zihinleri nasıl temiz-
leyip onca yaranın sarılmasına vesile oldu. Ve hemen arkasından beni O Peygamberin arkasından gönderen Allah’a “Elhamdülillah” dedim.
Öte yandan günümüze döndüm… O son sahne bir an gözümün önünde çeşitlendi: Ellerim kelepçeli oğlumu verir gibi oldum, koğuşuna elleri boş dönüp karıncalanan parmaklarını oğuşturan anne gibi oldum… O ana kadar okuduğum ya da duyduğum anne-evlat ayrılıkları birer birer çarptı geçti. Kendimi kaybetmiş bir yandan “Affet Allah’ım” diyor, diğer yandan “Bize bunları yaşatanları iki dünyada da güldürme Allah’ım” diyordum. Beni bir banka oturmuş ağlarken bulan eşim, geri döner dönmez elimden tuttu, biraz da etrafın bakışlarını azaltmak için beni havaalanının çıkış yolcu kapısına götürdü. “Allah’ın izniyle çok yakında çıkıp gelecek oğlumuz, hadi artık eve gidelim,” dedi.
Allah’ım ne kadar zormuş, ellerimin kaşıntısı geçmedi, parmaklarım oğlumu kavrar pozisyonundan normale dönemedi. Eve gelince hayat yeni başlıyor sandım. Saatler yıl olmuş geçmek bilmedi.
Oğluşumu üzmemek için sık arayamıyordum annemleri. Ama çok üzülüyordum. Ta ki o kapıdan dayısının kollarına bırakıncaya kadar rüya mı kabus mu olduğunu bilmediğim uykularım, gecelerim Türkiye’ den çıkma yolları bulmak üzerineydi. Muhabbetlerine hasret kaldığım arkadaşlarımla bir gece mağarada, bir gece neydiği belirsiz bir yerin altında : İnsanların çöpe koyduğu bir dilim ekmeğe hasret, aç, susuz ya da aylardır aynı kıyafet-le durmaktan üzerimizde küf kokan kıyafetleri ikinci elleriyle değiştirme peşinde… Kimi gece-ler kucağımda oğlumla yara bere içinde kalmış ayaklarımla Meriç’i geçip, eşime ulaşma derdiyle bilinmeze çıkma peşinde… İşte o geceden sonra Türkiye’ye girme yolları aradım tam dokuz gece. Bir gece teslim olup oğluma hiç kavuşamadan… Bir gece komşu ülke sınırından… Bir gece başka bir yoldan Türkiye’ye girip oğluma kavuşma ümidiyle sabahı ettim. Ama hep oğlumu uzaktan görüp, kollarıma alamadan gözlerimi evde açmak ve oğlumun olmadığı evi dolaşmak sanki hergün bir atardamarımı kuruttu.
Hani an olur derdini anlatırsın ama alem sessiz, kör, sağır olur ya, benimki bu defa tam tersi olmuş, alem konuşuyor ben susuyordum. Alem yaşıyor ben ölüydüm… Hele de işlerin planın çok dışına çıkıp, sürekli aksaması beni çok yıpratıyordu. İştahım tamamen kapanmış, hayatı zorla yaşıyordum. Her yerde oğlumun sesini duyuyor, onu görür gibi oluyor ve gözyaşlarımı tutamıyordum.
Şükür kavuşturana, o on gün geçmiş ve oğluma kavuşmuştum. Onu kucağıma aldığımda beynime kan gittiğini hissettim, hayata dönmüştüm. Rabbim kimseye ayrılık acısı vermesin ama anayla evladına hiç… Hele de sebeblerin sukut ettiği, sürecin aksilikleriyle başedilmek zorunda kalınan bir ayrılık… Süreç, kan donduran kelime olarak kalacak hayatımda…
Sonrasında iki şey beni çok etkiledi:
Birincisi kardeşim dedi ki: “Abla hiçbir şey değil de, bir şey beni benden aldı: İhsan seninle konuşurken hep ekrandan sana dokunmaya çalıştı ve kapatınca da telefonu göğsüne dayayıp ‘anne’ derdi…”
İkincisini de annem dedi: “Birgün evin ortasında oturmuş kendi kendine konuşuyordu İhsan, sonra kulak verdik.” ‘anne ağlıyordur’ diye sayıklıyordu dudağı bükülü ve bizi de ağlattı.”
Ve tabiki dönüş sonrası günlerce “dayı, anneye uçagla gedirdi.” dediğini saymazsak…
Tercih kimin için, ne için, ne zaman olmalı bilmiyorum size bıraktım cevabı….
NOT: Bu yazıyı geçen zaman diliminde, o an yazacaktım ama ellerim kaleme uzanamadı işte…
Acıları da ortak olurmuş insanın… Benim oğlum da dayısı ve anneannesiyle duruyor doğup büyüdüğüm evde. Bir gün kavuşmak nasip olur mu, olur inşallah diye diye ümitle bekliyorum oğlumu,hasretle…
Rabbimiz kavuştursun, bir yanı eksik olanları tamamlasın. Amin