old letters with vintage map and burning match in hands on a wooden table.
Mecit Özdemir
Acının dağladığı yüreklerden yükselen feryatları duyulmuyor mazlumların… Dahası, acıların doğurduğu feryatlardan zevk alanlar var, müziğin ruha şifa veren nağmelerinden aldığı gibi… Zavallı, kimsesiz, gariban, kendi halinde yaşayan, arkasını dayadığı güç odakları bulunmayan insanları, aileleri parçalamaktan, onları yemekten, onlara acı çektirmekten zevk alıyorlar. Sevimli ceylanları, geyikleri avlayan, parçalayan, onların canından can, kanından kan alan vahşi sırtlanlar, çakallar, gibi… Acıdan beslenenler var, kandan beslenenler olduğu gibi… Karanlıktan hoşlananlar var, mağaraların derinliklerinde saklanan ve karanlık gecelerde ortaya çıkan yarasalar gibi…
Hâkimlerin ve mahkemelerin adalet dağıtan yanı kitaplarda kalmış… Şimdilerde adaletin kıskacında boğulurken, ‘kanun bu mu, adalet bu mu?’ diyoruz. Olmayan ve yakın zamanda da geleceği görünmeyen adaletin, tecellisini bekliyoruz. Bu adaletsizlik ve zulme karşı, yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya, sağdan sola, soldan sağa doğru, bütün bir milletin sessizliği içimizi acıtıyor… Dokunaklı sözler söylemek, bu sessizliğe, karanlığa isyan etmek geliyor içimizden… Lâkin susuyoruz. Çığlığımıza kulak verecek, sesimizi duyacak ve cevap verecek kulakların, yokluğunu düşünerek susuyoruz. Ve acımızı içimize gömüyoruz.
Ah insanlık! Allah’ın ipinden kopup uzaklaşınca özgür olacağını sanan, ancak şeytanın, nefsinin vurduğu prangalar altında, insanlığını ve imânını yitiren insanlık! Sen imânını ve insanlığını ne zaman ve nasıl hatırlayacaksın? Girdiğin ve gittiğin yolun yanlışlığını, ne zaman görecek ve tövbe kapısından girip Hakk’a, adalete, insanlığa dönüş yapacaksın?
***
Şimdilerde aydınların, yaşamın tatlı yanları üzerine konuşmaları, güzel nutuklar atmaları, hoş sözler söylemeleri; hoş sesleriyle kulaklarımızı mest eden sanatçıların, aşka, sevgiye dair şarkıları; hukuktan söz edenlerin, haktan, adaletten, hukukun üstünlüğünden, yargının bağımsızlığından ve tarafsızlığından söz etmeleri, heyecan uyandırmıyor mazlumların yüreğinde…
Aksine, yaşanan zamanın hadiseleri üzerine uydurulmuş yalanlar, kalabalıkları uyutan masallar, karanlığa söylenen sözler, derin yaralar açıyor duygularımızda.
***
İçinde yaşadığımız toplumun acılarını paylaşan, dertlerini düşünen, geleceği için çırpınan, koşturan bir yanımız vardı bir zamanlar. Ya şimdi? Şimdilerde, içinde yaşadığımız toplum tarafından dışlanan, horlanan, unutulan, acılar içinde yalnızlığa terk edilen, kendi elemi içinde kıvranan, kendi dertleriyle boğuşan bir haldeyiz.
İnsanların iyiliğe, sevgiye, vefaya, kardeşliğe, eşitliğe dair heyecanlı tartışmaları, duyguları, konuşmaları arasında biz yokuz. Böylesi güzelliklerin içine alınamayacak kadar sakıncalı, zararlı, tehlikeli insanlarız. Sanki ortaçağ Avrupa’sının vebalıları gibi uzak durulması, toplumdan tecrit edilmesi gerekenleriz. Toplumdan dışlanan, kendilerinden korkulan, içine şeytan girdiği zannedilen, etrafına hastalık bulaştıran insanlar durumundayız. Bu tartışma ve konuşmalarda sözler, yoksulun çorbasındaki yağ damlacıkları gibi iğreti duruyor, yahut da gerçekler suyun içinde kaybolan tanecikleri gibi az bulunuyor. Bu adamlar, içlerindeki şeytanın vesvese- lerini, hevalarının sefil isteklerini, beyinlerindeki karanlık düşüncelerini, yahut da efendilerinin kulaklarına üfürdüğü yalanları, tekrarlayıp duruyorlar… Tekrarladıkça da şeytanın vesveseleri gibi, toplumu, bağnazlığın, düşmanlığın, kötülüğün kollarına teslim diyorlar. Toplum onların yalanlarında boğulurken, hakikatin aydınlığında yürüdüğünü, kurtuluşa erdiğini sanıyor. Onlar toplumu aydınlatmak, kafalarının karışıklığını gidermek için değil, aksine sorunları çözülmez hâle getirmekle hakikatleri yalanların karanlığında boğmak, efendilerinin kurduğu sahte cennetlerinde yaşamak için uğraşıyorlar…
***
İçinde bir parça iyilik duygusu, merhamet kırıntısı, vicdan sızısı olanlar, bu yaşananlardan acı duyuyor, üzülüyor, gizli mekânlarda, kendileriyle baş başa kaldıkları anlarda, gizli gizli gözyaşları döküyorlar… Lâkin o kadar. Kötülerin korkusundan, zulümlerinin bir gün kendilerine de bulaşabileceği endişesinden, susuyorlar… Oysa bugün hakarete, zulme, iftiraya maruz kalan insanları ne çok severlerdi bir zamanlar.. Onları yakından tanırlardı. Şimdilerde, kötülüğün korkusundan, şeytanın hilesinden, unuttular geçmişi, geçmişin yaşanmışlıklarını. Taştan, betondan duvarların ardında sessizliğe gömüldüler. Dün yüreklerini açtıkları, lokmalarını paylaştıkları mazlumları, acılarıyla, yazgılarıyla baş başa bıraktılar… Şimdilerde içlerinde, kötülüğe ve iyiliğe dair birbirlerini tutmayan duygular, hisler boğuşmakta…