Yasemin Tatliseven
Benim gibi yetmişli yıllarda doğanlar bilir, biz teknolojinin çok gelişmediği, etrafımızı bugün ki kadar kuşatmadığı yıllarda doğduk. Çocukluk ve gençlik yıllarımız, hep bu çerçevede geçti.
İnternetin henüz ülkemizde olmadığı yıllarda, teknolojiye meraklı bir arkadaşım, okuduğu “Bilim ve Teknik” dergisindeki bir makaleyi bizimle paylaşmıştı. Gözlerimiz fal taşı gibi açılmış, sanki bir ütopyadan bahsediyormuş gibi “Hadi canım sen de” diyerek dinlemiştik. Anlattıkları, sanki gerçekleşmesi imkansız olaylar dizisi veya bir bilim-kurgu filminden alınmış gibiydi. Düşünün, hayatımda gördüğüm ilk bilgisayar üniversitedeydi. Hoca bize MS-DOS komutlarını öğretiyordu. Ekrana “dır” yazınca mutlu oluyorduk. Cep telefonu henüz kullanılmıyordu. Arkadaşım ise, bize yirmi yıl öncesinden navigasyonu anlatmaya çalışıyordu.
Bilgiye ulaşmak, arama motorları hayatımıza henüz girmediğinden, çok zordu. Bu yüzden bilgi, bizim için çok daha kıymetliydi. Oturduğumuz yerden kopyala-yapıştır yapamıyor, öğrenmek için ekstra çabalamamız gerekiyordu. İlkokuldayken öğretmenimiz, yaşadığımız ilçenin kültürel, ekonomik ve coğrafi özelliklerini anlatan bir yazı hazırlamamızı istemişti. İki ya da üçüncü sınıftaydım. Evimizde bulunan ansiklopedilerden, ilimizle ilgili bilgilere ulaşabiliyordum, ancak ilçemizle ilgili bilgiler sınırlıydı.
Kütüphaneyle tanışmam, tam da o zaman ağabeyim sayesinde olmuştur. Benden altı yaş büyük ağabeyim, elimden tutup beni halk kütüphanesine götürdü. Sınıfımızın bir köşesinde duran iki raflı küçük kütüphanemizden sonra, burası bana devasa gelmişti. Şimdi düşünüyorum da prefabrik sera gibi oval, yağmur yağınca alüminyum kaplamasını delip geçecekmiş gibi ses çıkaran, derme çatma bir yapıydı aslında. İçeri gi- rince içimi bir sıcaklık kaplamıştı. Yerden tavana kadar bütün duvarlar raflarla kaplıydı. Rafların içi tıka basa kitap doluydu. Ortada yuvarlak masalar vardı, etrafında benim gibi bir sürü çocuk yazıyor, çiziyor, okuyorlardı.
Girişte masada oturan kütüphane memuruna “Merhaba” diyen ağabeyim, araştırma yapmak istediğimiz konuyu söyleyip kaynak istedi. Bizim arama motorumuz, o anda o kütüphaneciydi. Onun bilgi dağarcığı kadar ve bize vereceği kaynak kadar bilgiye sahip olacaktık. Çocuk aklımla, raflardaki bütün kitapları okuduklarını düşünür, onları kafamda bilge kişi konumuna oturturdum. Kütüphaneci bize konuyla ilgili üç, beş kitap verdikten sonra, kitapları alıp sessizce bir masaya iliştik. İki saat gibi kısa bir sürede, bu kitapların içinden hem aradığım konuyu bulmam, hem de okuyup, özet çıkarmam gerekiyordu. Fotokopinin bile olmadığı o yıllarda, bir de bunları defterime elle yazmam lazımdı.
Ağabeyim eline, bütün sayıların bir araya toplandığı, kocaman bir Teksas Tommiks cildi almış, neşe içinde okuyordu. Zamanı iyi değerlendiremediğimi hatırlıyorum. Çok içime sinmeyen, yarım yamalak bir ödev hazırlamama rağmen kütüphaneyle tanıştığım için, günün sonunda çok mutluydum. Sonrasında kütüphaneye dadanacak ve Kemalettin Tuğcu’nun bütün kitaplarını bir solukta, gözyaşları içinde okuyacaktım.
O zamanlar haftalık çıkan çocuk dergileri olurdu. Biz üç kardeş harçlıklarımızı birleştirir, her cuma gidip Zeynel amcadan dergimizi alırdık. Zeynel amca bakkalımızdı ve bizim için bir tane mutlaka ayırırdı. Evde üç kardeş sırayla okur, büyük bir heyecanla, bir hafta sonraki sayıyı beklerdik. Okuduğumuz dergileri asla atmaz, bir kolinin içinde üst üste istifler, bir gün ciltlemenin hayalini kurardık. Sonra o dergilere ne oldu bilmiyorum?
Bundan sekiz ya da dokuz ay önce, sosyal medyada bir duyuruyla karşılaştım. Şerif Aydın “Var mısınız dostlar, bir dergi çıkartalım?” diye soruyordu. “Bize yazı ve şiirlerinizi gönderin” diye de ilave ediyordu. Bu haber beni heyecanlandırmış, hasta yatağımdan doğrulup, kağıdı kalemi elime almamı sağlamıştı. Hatta kızımı da yazması konusunda teşvik ettim. İkimiz de birer yazı hazırlayıp, büyük bir heyecan ve sabırsızlıkla derginin ilk sayısını beklemeye başladık.
Adı “Ses Dergisi” olsun demişti Şerif Aydın, bizler de, “ses getirsin inşallah,” diyerek dualarımıza ortak etmiştik. Acılarını kalemiyle susturmaya çalışan, dünyanın dört bir yanından aşkla, şevkle yazan bir avuç yazar adayıydık. Hiçbirimiz profesyonel değildik ama, her birimiz gönülden yazıyorduk. Dağlar kadar acı, özlem, ayrılık, hasret, esaret birikmişti heybemizde! Gecenin kör karanlığında ya da şafak sökerken, bizi yazmaya zorlayan işte bu duygulardı. Her bir yazar arkadaşımız kendi dünyasında harmanladığı satırları, gönül diliyle sayfalara akıtıyor, bir denize dökülen ırmaklar gibi, dört bir yandan çağlayıp duruyorlardı.
Bir arkadaşımın “Çok arabesk yazıyorsun!” demesi üzerine, “Gülecek halimiz mi var?” demiştim. Kemalettin Tuğcularla kaderimizi çizmiştik sanki… Şerif Aydın’ın bir yazısında da dediği gibi “Yeşilçam filmleriyle ve arabesk müzikle büyümüş bir nesildik biz!” Bir de yaşadıklarımızı tarihe not düşme telaşı içindeydik. Ortak paydamız acılarımızdı. Bu acıları hiç bilmeyen, görmezden gelen bir kesim de vardı ki, belki okuyup anlarlar diye ümit ediyorduk.
Yazar arkadaşlarımızla, her ay dergiye yeni ve daha güzel bir yazı hazırlama gayreti içindeydik. Yazılarımızı teslim edip, derginin mutfak kısmına topu atıyor, heyecanla dijital ortamda yayınlanacağı anı bekliyorduk. Eleme, seçme, düzeltme, dizayn etme, seslendirme, konusunda mutfaktaki telaş, eminim inanılmaz yorucu ve bir o kadar da keyiflidir. Her sayısı daha da güzel ve daha çok kişiye hitap eden “Ses Dergisi” yüzlerce deneme, makale, şiir ve sayısıyla, hiç şüphe yok ki ileride de tarihe tanıklık edecektir.
Gözlerimi kapatıp hayal ediyorum;
ON YIL SONRA…
İstanbul Cağaloğlu’ndayız. Necip Fazılların, Nazım Hikmetlerin kokusu sinmiş parke taşlara! Altında sahaf olan beyaz bir binanın önünde duruyorum. Binanın dış cephesine Ses Dergisi’ nin 2030/Mayıs sayısı giydirilmiş. Kapanan gazete ve televizyonlarımızdan sonra bugünleri görmek de varmış çok şükür… Telefonum çalıyor, “Nerede kaldın, toplantı başlamak üzere?” diyor karşıdaki ses. Koşar adımlarla binaya giriyorum. Dünyanın dört bir yanında temsilcilikleri ve yazarları olan dergimizin, ana binası burası, giriş kat matbaa… Haziran sayısı baskıda, dumanı üstünde tütüyor. Kuşe kağıda basılmış, pırıl pırıl parlıyor. En üstten bir tane çekip alıyorum. Kapağa bakıp gülümsüyorum. Alt köşede içimizden birinin kitap tanıtımı yapılmış. Ortada masmavi bulutlara uçan özgür kuşlar var. Açlık bitmiş, hapisler boşalmış, savaşlar durmuş, iyilik kazanmış, dünya güzelleşmiş. Üst kata çıkıyorum, şu an dergide yazan tüm arkadaşlarımla selamlaşıp, hal hatır ettikten sonra, son yazımı yayın heyetine teslim ediyorum. Arkadaşlarla bir masanın etrafında toplanıp, “Yeni sayı için neler yapabiliriz?” başlığı altında beyin fırtınası yapıyoruz. Her biri alanında profesyonelleşmiş, kitapları çıkmış, gazetelerde köşeleri olan yazarlar…
Gözlerimi açıyorum. Bir elimde çayım, bir elimde telefonum, dijital dergimizin yeni sayı-sında, yeni makale ve şiirler arasında, duygudan duyguya koşuyorum.
Başta Şerif Aydın olmak üzere, tüm yazar arkadaşlarım ve emeği geçen herkes için;
“BU BİR TEŞEKKÜR” yazısıdır.
NİSAN/2020
Yasemin hocam,
Bu yazınızı okumuştum. Çok güzel… Yaşlarımızın yakınlığı ortak çok paylaşımda buluşturuyor beni sizinle. Bizim de Fethi bakkalımız vardı bir de her türlü ev eşyası yanında ufak tefek çok şeyin arasında kutuda dergi gazete kitap satan binbir çeşidimiz…
Hayalleriniz Duaya Dursun da Olsun. Kitaplarınızın, derginin ellerde tutulduğu, doğuşuna kademe kademe şahit olunan, renklerine dokunulduğu günler… Yakın Olsun inşallah. Ümit bu ya…