ACEMI SEYYAH
O gün hava bir hayli güneşliydi. Bahar, kendini usul usul hissettirmeye başlamıştı. Bu beldede güneşli hava bulmak, pek de o kadar kolay değildi. Genelde gri bulutlarla kaplı, puslu bir havaya açıyorlardı gözlerini.
Güneşi gören annesi, kızı Elif’e seslendi:
-Elif hadi gel seninle anne kız doğa yürüyüşüne çıkalım! Bak kuşlar cıvıl cıvıl ötüyor, onları yakından görmeye ne dersin?!
Heyecanla cevap verdi Elif :
-Yaşasın dolaşmaya çıkıyoruz! Anne sonrasında da parka gidelim veee sonra da bana çikolata alalım mı? Ama söz en küçüğünden alıcam ve başka da bir şey istemiycem! dedi.
-Tamam o zaman, anlaştık! dedi annesi. Hemen hazırlanıp heyecanla dışarı attılar kendilerini.
Bu ülkede yeşile ulaşmak o kadar zor değildi. Evlerinden çıkıp, beş on dakika yürüme sonrasında, ormandaymış hissi uyandıran ağaçlar içinde buluyorlardı kendilerini. Her yer yemyeşil ve tertemizdi. Yeni beldelerinde, yeşil çimenler, yeşil ağaçlar ve kuş sesleri eşliğinde dolaşmaya başladılar. Buraya geleli beş altı ay kadar olmuştu. Yeni yeni alışmaya başlamışlardı. Annesinin tek dayanağI, yoldaşI, kızı Elif; Elif’in de bütün dünyası, annesiydi.
Elif bir çok şeye anlam veremiyordu. Aklındaki soruları defalarca annesine sorsa da bir türlü anlayabileceği cevaplar alamamıştı. Mesela, neden babasını dört yıldır camın arkasından görüyordu? Mesela, neden bir gece ansızın tek bir sırt çantasıyla evlerini, oyuncaklarını, arkadaş ve akrabalarını en önemlisi de babasını tek başına o camın arkasında bırakıp dillerini bile bilmedikleri bu ülkeye gelmişlerdi? İşte bunları anlayamıyordu ama şunu çok iyi biliyordu; annesinin, “Yavrum ne zamana kadar sürer bilemiyoruz ama babandan ayrı kalıcaz.Bu ona son ziyaretimiz dediğinde ve babasına son kez sarıldığında, küçücük yüreğindeki kocaman acıyı çok iyi biliyordu. Belli ki hayatının sonuna kadar o anı düşündüğünde, yüreğinde aynı acıyı hissedecekti.
Yine bir soru sormak istedi Elif annesine:
-Anne! Bakıyorum insanların bir kısmı mutluyken bir kısmı da mutsuz, mutluluk nedir anne? dedi.
Annesi içinden, “Ah küçük yavrum benim! Şu sekiz yıllık hayatına ne büyük acılar sığdırdın, bir ömürlük acıyı bu kadar kısa sürede yaşadın da nasıl sorular soruyorsun bana!” dedi kendi kendine. Ne kadar zorluk, sıkıntı yaşasalar da Elif’in çocuk olmasını, çocukluğunu yaşamasını istiyordu annesi.
-Bu dünyada mutlu olmak istiyorsa çocuk olmalı insan! dedi annesi.
-Nasıl yani anne ama mutlu olanların hepsi çocuk değil ki?! Dedi çocuk.
Annesi:
-Çocuk olmalı insan ya da bir tarafı çocuk kalmalı her zaman. Dünyaya fazla bağlanmamak, beklentisiz olmak için çocuk kalmalı ruhumuz. Çocuklar gibi mutlu olmayı bilmeli, yaşadığı andan lezzet almalı, değerini bilmeli yarın ve sonrasında ne olacağını düşünmeden. Hayalleri olmalı saf ve temiz, içinde sadece sevincin, neşenin ve mutluluğun olduğu. Çocuklar gibi kendisi kalmalı, kendisi olmalı ve duygularını saklamadan yaşamalı.
Çocuk olmalı insan; bir balon, oyuncak kadar küçük şeylerle mutlu olmayı bilmek için. Kalbinde hep sevgi ve iyilik olmalı, gülenle gülmeyi, ağlayanla ağlamayı bilmeli. Çocuk olmalı insan; öfkesini yenmek ya da bunlara yenilmemek, saf ve masum yanını korumak için. Çocuk olmalı insan; dünyayı daha fazla kirletmemek için.
-Mutluluğun formülü işte böyle! dedi annesi Elif’e.
Annesinin söylediklerinin ne kadarını anlamıştı bilinmez, ama can kulağıyla dinlemişti onu. Yine boyundan büyük bir soruyla karşılık verdi Elif:
-O zaman dünyayı çocuklar yönetse her şey çok daha güzel olur.
Annesinin yüzünde tatlı bir tebessüm belirdi:
-”Tabi ki evet” dedi. O zaman şeker tadında bir hayatı olur hepimizin!
Ve anne kız dolaşmaya devam ettiler. Yeni beldelerinde, yeşil çimenler ve yeşil ağaçlar arasında…
Çocukluk…Ah masum duygular. Bir Dünya bırakın biz çocuklara göklerde yer açın uçurtmalara…