Coronavirus disease outbreak (COVID-19) – warning alarm message statistic
Yasemin Tatlıseven
Bananecilik işlemiş ruhlarımıza…
Çin’de bir hastalık mevzu bahis oldu. Nasılsa Çin’deydi ya dünyanın geri kalanı için bir önemi yoktu. Onlar da yarasa yemeselermiş deyip geçtik ve bir süre Çin’i uzaktan seyrettik. Avrupa’nın kapısını tıklayıp, İtalya’da çanlari çalmaya başlatınca biraz irkildik. Ne oldu ne bitti anlayamadan marketlere koşarken bulduk kendimizi.
Kolonyayı neredeyse içeceğiz. Leğene çamaşır suyu doldurup bir içine girmediğimiz kaldı. İspanya, Amerika, Kanada, Türkiye derken ucu bize dokunmaya başlayınca korkmaya, endişelenmeye başladık. Evlerimize çekildik.
Oysa ne güzel hayatımız vardı. Şimdi nereden çıktı bu virüs? Evlere tıkıldık kaldık. Bir arkadaşım AVM’ler için “modern zaman kabeleri” benzetmesi yapmıştı. “Tavaf eder gibi dönüp duruyoruz”. Şimdi bir AVM’de doyasıya alışveriş yapabilirdik. Sıra gelmediği için giyemediğimiz bir sürü kıyafet alıp stres atabilirdik. Ne elzem ihtiyaçlarımız vardı. Açık haki pantolonumun altına yine aynı tonlarda bir bot yada ayakkabı ne de güzel olurdu. Onu da alır dolap bekçiliği yapan diğerlerinin yanına istiflerdim. Belki ben giyemeden modası bile geçerdi. Modası da geçtikten sonra ne bileyim işte, etiketi üstünde olsa ne fayda (!) At çöpe gitsin!
Yaz da geliyordu.Sonuna kadar hak ettiğimiz tatilimiz için, beş yıldızlı oteller arasında seçim yapma sıkıntısıyla boğuşacaktık. Hatta belki de bir çoğumuz erken rezervasyon bile yaptırmıştık. Su kaydıraklı havuzdan atılacak fotoğraflarımız, otelin balkonundan sarkarak çekilecek selfilerimiz vardı.
Perdenin rengini koltuklara, koltukları kapı pervazına, paspası yerdeki karolara, karoları tavandaki avizelere uyduracaktık. İmkanımız olsaydı evin temeline bir bomba koyar yeniden yapardık. O da olmayacağına göre kapı kollarını, çelik kapıyı ve klozeti değiştirebilirdik(!)
Ne bileyim işte! İnsanın canı sıkılıyor. Çıkıp şık bir restorandan yer bildirimi yapası geliyor. Tüh bak gördün mü? Bu sene de arabanın modelini yükseltecektim. Olmadı.
Çocukların okulu kapandı, hadi onu anladık. Bari kursları devam etseydi.Oğlanın futbolu, basketbolu, hentbolu, voleybolu, atbiniciliği, piyanosu, kemanı, limonu… Kızın viyolanseli, karakalemi, heykel atölyesi, ebru ve bale kursu, yüzmesi, koşması, coşması hep kaldı.
“NE KADAR ÇOK ŞIMARMIŞTIK!”
Kevin Carter adlı gazeteci, yıllar önce Afrika’da bir fotoğraf çekmişti. Zayıflıktan göğüs kafesinin kemikleri sayılan minik bir Sudanlı kız ve üç-beş metre arkasında ölmesini bekleyen bir akbabanın resmiydi bu. Resim Pulitzer Ödülü’ne layık görülürken,insanlığımızdan utandıracak kadar da anlam yüklüydü. İnsanlığın geldiği noktayı deklanşörüyle yakalayan fotoğrafçı, belki vahşeti magazinselleştirdiği suçlamasıyla üstüne gelindiği için, belki de hafızasına kazınan bu anıyı taşıyamadığından, bir süre sonra intihar ederek hayatına son vermişti.
Filistin halkının üzerine her Ramazan-ı Şerifte fosfor bombaları atılıyor, İsrail halkından bazıları bunu Galon tepelerinden, ellerinde içecekleriyle, havai fişek gösterisi izlermiş gibi keyifle izliyordu. Rachel Corrie adlı Amerikalı genç bir aktivist, Gazze’de Müslüman bir ailenin evinin yıkılmasına engel olmak için buldozerin önüne yatıyor ve bunu canıyla ödüyordu.
Aylan bebek ve daha niceleri, vatansız kaldıkları için yaşayabilecek bir yurt bulabilmek ümidiyle, zalimden ve zulmünden kaçarken, nehirler, denizler aşacak; aşamayanlarsa deniz yıldızları gibi sahillere vuracaktı. İçimizden bazıları “Binmeselermiş, gitmeselermiş” diye yorumlar yaparak kendi vicdanlarını yine bir şekilde rahatlatacaktı.
Evladının üstüne titreyerek, binbir emekle büyüten anneler, allayıp pullayıp asker ocağına gönderdiği yavrusunun cansız bedenini soğuk bir tabutla geri alacaktı. Evlere,ocaklara kimin yaktığı belli olmayan ateşler düşecek, o gencecik çocuklar şehit tahtında Rabb’ine ulaşacaktı.
Masum insanlar hapse atılacak, bebekler gün yüzü görmeden,demir parmaklıklar ardında büyüyecek, aileler dağılacak, çocuklar annesiz babasız kalacak ve biz hiçbir şey olmamış gibi kendi ailemizle gülüş cümbüş, hayatımıza devam edecektik.
Savaşta annesi babası ölen Suriyeli küçük kızın “Cennete gidince, sizi Allah’a şikayet edeceğim” sözüyle, Bosna ‘da “Küçük çocukları,küçük kurşunlarla mı öldürürler anne?” diyen çocuğun sorusunu, hafızamızdan çabucak silecektik.
Doğu Türkistan’da Uygurlar’a, Arakan’da Müslümanlara yapılan işkence haberlerini “Benim psikolojim kaldırmıyor bunları” diyerek okumak bile istemeyecektik.
“MAZLUMUN AH’I ARŞI TİTRETİRMİŞ!”
Zalimin hay huyu da mazlumun iniltisi de Gayretullah’a dokunana kadarmış. Doğayı katlettik. Hayvanlara işkence ettik. Şu kocaman Küre-i Arz’ı birbirimize zindan ettik. Gücü elinde bulunduranlar, güçsüzü ezdi. Adaleti unuttuk. Dini, istediğimiz gibi kullandık. Bir taraf heybesini doldururken, diğer taraf serçe kuşları gibi yerdeki kırıntılarla yetindi. Fakiri korumak kollamak işimize gelmedi; hor hakir gördük. Yakılanı, yıkılanı ucu bize dokunmadığı sürece görmezden gelip, bize dokunmayan yılan bin yıl yaşasın dedik. Dünyanın öbür ucunda acı çeken bir insanın derdiyle dertlenmedik. Birbirimizin arkasından konuştuk, kuyumuzu kazdık, kendimizce zaferler kazandık. Ve bu hep böyle sürüp gidecek zannettik. Koronavirüs bir tokat gibi patladı insanoğlunun suratında… Daha önce ettikleri yüzünden belaya düçar olan birçok kavim gibi…
Şimdi ölümü ensemizde bir nefes kadar yakın hissederken, bir yandan günahlarımıza tövbe etme; diğer yandan bugüne kadar yaptıklarımızı tek tek gözden geçirme telaşındayız. Bütün dünya acıdan kıvranırken, ortak yaptığımız tek şey dua etmek artık! Adı 3.Dünya Savaşı mıdır,biyolojik harp midir,ilaç endüstrisinin bir oyunu mudur bilinmez, ama bu badireyi de atlatabilirsek eğer, söz veriyoruz iyi insanlar olacağız(!)