DENİZ BARIŞ
“Bir çağın vicdanı olmak isterdim, bir çağın. Daha doğrusu bir ülkenin, idrakimize vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek, Türk insanını Türk insanından ayıran bütün duvarları yıkmak isterdim. Muhteşem bir maziyi daha muhteşem bir istikbale bağlayan köprü olmak isterdim. Kelimeden, sevgiden bir köprü…”
Kendisini “Türk irfanına adayan bir fikir işçisi.” olarak tanımlayan Cemil Meriç, Türk düşünce hayatında Doğu ve Batı kültürlerini bünyesinde eritmiş bir entelektüeldir.
Cemil Meriç, bir ömür boyu hayat tarzı olarak benimsediği okumak, araştırmak ve yazmak şeklindeki fikir işçiliği sonucu elde ettiği ilmi ile Doğu ve Batı medeniyetlerini mukayese ile okuyucularına sunar. Bu mukayeselerinde Batı medeniyetinin olumsuzluklarına dikkat çeken Meriç, Batılılaşma adına yapılan işlerin yanlışlığına dikkat çekerek, “Işık Doğudan Gelir” sözüyle formüle ettiği Hint edebiyatı tezlerini savunur.
GÖNÜL GÖZÜYLE AYDINLATAN BİR MÜTEFEKKİR
1955’de gözlerindeki miyopunun artması sonucu görmez olur, ama olağan üstü çalışma ve üretme temposu düşmez. Talebelerinin yardımıyla çalışmalarını ölümüne kadar sürdürür.
Hint edebiyatından sonra Batı düşüncesinin önemli bir yönünü aydınlatmayı amaçlar. Bu düşünceyle sosyalizmin temelini atan ve sosyolojinin kurucusu olan Saint Simon hakkında bir eser kaleme alır. İnsanlığın düşünce tarihini inceleyen Meriç, bir Konya yolculuğu sırasında üniversiteli gencin “Sen bizden değilsin.” sözü üzerine, ben ve onların kim olduğunu düşünür ve “Uçurumun kenarında uyanıyordum. Demek boşuna çile çekmiş, boşuna yorulmuştum. Bu hüküm hakikatin ta kendisiydi.” diyerek aradığı hakikatin kendi öz değerlerinde olduğunu keşfeder.
“Bütün ideolojilere kapıları açmak, hepsini tanımak, hepsini tartışmak ve Türkiye’nin kaderini onların aydınlığında fakat tarihimizin büyük mirasına dayanarak inşa etmek… İşte en doğru yol.”
“Bana öyle geliyor ki, hayat denen mülâkata bu kitabı yazmak için geldim.” dediği “Bu Ülke” adlı kitabını 1976’da yayımlar. Kitap, onun çeşitli fikir, kültür ve edebiyat meselelerine dair aforizmalarından oluşur. Aynı yıl, medeniyet kavramını tartıştığı “Umran’dan Uygarlığa” adlı eseri yayımlanır.
“Her dudakta aynı rezil şikâyet: Yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lağım kokusu, bu insan makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye’nin insanından şikayetçi. İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok. Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını yaşanmazlaştıranlardır.”
“Her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye koşan zavallı insanlarım: Karanlığa o kadar alışmışsınız ki yıldızlar bile rahatsız ediyor sizi!”
Ağır bir itham olmakla birlikte çok doğru bir tespitti bu…Gönül gözü ve idraki açık bir aydın olarak reçeteleri de sunmuştu aslında:
“Aydın olmak için önce insan olmak lazım. İnsan, mukaddesi olandır. İnsan hırlaşmaz, konuşur; mâruz kalmaz, seçer. Aydın kendi kafasıyla düşünen, kendi gönlüyle hisseden kişi. Aydını yapan; ‘uyanık bir şuur, tetikte bir dikkat ve hakikatın bütününü kucaklamaya çalışan bir tecessüs…”
“Nereye gidersen git, bulacağın aydınlık, zihninin aydınlığı kadar olacaktır.”
“İki yol var insanlık için: Kendi kendini imha veya gerçekten insanlaşmak. İnsanlık tek merkeze yönelen bir tür: Öteki türler gibi dağılıcı değil. Bu biricik düşünen türün sonu çözülüş olamaz. Mekân ve zamanı aşacak insan. Bu kanatlanış birleşmenin, birlikte düşünmenin eseri olacak. Birlikte düşünmek kişiliği ortadan kaldırmaz, geliştirir. Ama düşüncelerini başkalarınınkilerle birleştirmek için, onları sevme, onlarla kaynaşmak gerek. Kurtuluş bu şuurlanışta. Düşünen insanlığı hayata bağlayacak olan maddi bir rahat değil, kendi kendini aşma, bütünleşmedir.”
“Bu zamanda en büyük sebebi maddeten terakkî etmektir. Zira, ecnebiler fünun ve sanayi silâhıyla bizi istibdad-ı mânevileri altında eziyorlar. Biz de, fen ve san’at silâhıyla i’lây-ı Kelimetullahın en müthiş düşmanı olan cehil ve fakr ve ihtilâf-ı efkârla cihad edeceğiz.” (Divân-ı Harb-i Örfî/ 64)
Asrın bediinin de dediği gibi; ahirzaman zülfikârı kalemdir. Aynen öyle de Cemil Meriç:
“Karanlıkları devirmek ve aydınlık bir çağın kapılarını aşmak için en mükemmel silah: Kalem…”
“Kendi gerçeğimizi kendi kelimelerimizle anlayıp, anlatmak, her namuslu yazarın vicdan borcu.” demektedir.
Düşünceye câzip ve parlak bir biçim vermek küçültür düşünceyi. Büyük yazar içinden gelen sesi olduğu gibi haykırandır. Dergi ise hür tefekkürün kalesi. Kalemin de kelâmın da hakkını verebilmek dileğiyle…