DENİZ BARIŞ
“Uçurumun kenarında uyanan bir vicdan, nesillerin şikayetlerini haykırıyor, şikayet ve gafletlerini… Anlaşıyor muyuz?
Temelde, evet; teferruatta, hayır” (Cemil Meriç)
Hürriyet! Nedir hürriyet? Ya da esir alınmak istenen nedir? Fikirler mi? Hangi kafese sığar ki fikirler! Hele sonsuzluk deryasında yüzerken… Sığdıramazlardı, sığdıramadılar…
Bazen sürgün oldu adı, bazen hicret. Ama vatanı olamadı özgür düşünmenin. Sığdıramadılar… Dünya mı küçük geldi yoksa fikirler mi büyük geldi bilinmez. Lakin kim hürriyet dese, hamâsete kapılsa… Ya canından oldu ya sürgün edildi ya da hapsedildi. Oysa toprak olacak bir bedeni hapsetmekle ebedlere adanmış bir ruhu daha da büyüttüklerini bilemediler.
“Ne mümkün zulm ile bidad ile imha-i hürriyet”
Tanzimat dönemi aydınlarından Namık Kemal; Hürriyet kavramını ilk kez edebiyata taşıyan kişidir. Serbest bir mizaca sahip olmakla birlikte aldığı eğitimlerle serbest olarak yetiştirilmiş bir insandır. Bu serbestiyetin tamamlayıcısı ‘hamaset’tir. Yani sonradan ortaya atacağı ‘hürriyet‘ kavramının birbirinden ayrılmaz iki yönü… Ki Namık Kemal’in hürriyet anlayışı Batılı kaynaklarının liberalizmini pek yansıtmaz; bu daha çok kurtarıcı bir hürriyet anlayışıdır. Temelini iktisatta değil iman ve gayrette bulur.
“Dünyaya gelmek hüner değildir. Yüksel ki yerin bu yer değildir.”
Namık Kemal’i şair yapan şey incelik ve zevk değildir. Akıl ve inançtır, kendine mahsus şiirlerde kullandığı pek çok kelime ve özellikle de terkiplere yükleyebildiği azim ve güçtür. Namık Kemal tasavvuf, felsefe, tarih gibi disiplinlerle, hikmet ve sırra yakın bir şairdi. Şinasi’den sonra Namık Kemal’in bakışları bir nebze gökten yere çekilmiş oldu. Soyutlamadan değil, somutlamadan alınan güç. Bu fikir akımında büyük etki ise Şinasi’ye aittir. Fikir hürriyetini, devletin kurtuluşu için devletin başına nasihatte bulunmak yerine kitleleri bilinçlendirmek ve kendi fikirlerinin serbest bir tarzda yayılmasını sağlamayı amaçladılar. Tasvir-i Efkâr böyle çıktı. 865 yılında Şinasi’nin Paris’e kaçmasının ardından gazete yazılarını sürdürdü ve Yeni Osmanlılara katıldı. Yeni Osmanlılar Ali ve Fuad Paşaların gadrine uğrayınca Namık Kemal ve yoldaşı Ziya Bey’e gönüllü olarak Avrupa sürgününe gitmek kaldı. Namık Kemal düşünce ve tavrını geliştirme bakımından Avrupa sürgününden en iyi yararlanan “Yeni Osmanlı” veya “Jön Türk” kabul edilmelidir.
“Ne efsunkâr imişsin ah, ey dîdar-ı hürriyet; esir-i aşkın olduk, gerçi kurtulduk esaretten.”
Ziya Paşa ile birlikte “Hürriyet” ve daha sonra Ebuzziya Tevfik beylerle birlikte “İbret” gazetesini çıkardı. Çıkan bazı yazılar sebebiyle gazeteler kapatıldı. Gelibolu’ya sürüldü. Orada “Vatan Yahut Silistre” oyununu yazıp sahneledi. Ve arkadaşlarıyla beraber tutuklanmanın ardından Magosa’ya sürüldü. V. Murat tahta çıktığında af çıkardı ve üç yıllık Magosa sürgünü Namık Kemal ve arkadaşları için son buldu. Ardından sanki talihi açılmış gibi Şura-yı Devlet üyeliğine getirildi ve Kanun-i Esasi’nin hazırlanmasına yardım etti. Sonra -düzen bozucu hareketleri!- sebebiyle bu kez de Midilli’ye sürüldü. Ve Midilli sürgünü sonrası bir daha memlekete dönemedi.
Özellikle Hürriyet Kasidesi’nde bir devlet büyüğü yerine hürriyet duygusu kasidenin konusu olmuştur. Ayrıca vatan, adalet, hak, hukuk gibi meseleleri de eski nazım biçimlerini ve aruz veznini kullanarak işlemiştir.
Usanmaz kendini insan bilenler halka hizmetten
Mürüvvet-mend olan mazlûma el çekmez i’ânetten
(Kendini insan bilenler halka hizmet etmekten usanmaz, mürüvvet (mertlik) sahibi olanlar, mazlumlara, zavallılara yardım etmekten kaçınmaz.)
Kazâ her feyzini her lutfunu bir vakt için saklar
Fütur etme sakın milletteki za’f u betâetten
(Kader, her feyzini, her lütfunu bir zaman için saklar; milletteki gevşeklikten, zayıflıktan sakın korkma!)
Değildir şîr-i der-zencire töhmet acz-i akdâmı
Felekte baht utansın bi-nasib- erbâb-ı himmetten
(Zincire vurulmuş aslana ayaklarının güçsüzlüğü suç değildir; bu dünyada nasipsiz himmet sahiplerinden talih utansın.)
Vatan bir bî-vefâ nâzende-i tannâza dönmüş kim
Ayırmaz sâdıkân-ı aşkını âlâm-ı gurbetten
(Vatan, bir vefasız alaycı sevgiliye dönmüş, aşkına bağlı olanları gurbet acılarından ayırmıyor.)
Müberrâyım recâ vü havfden indimde âlidir
Vazifem menfaatten hakkım agrâz-ı hükümetten
(Korkudan, yalvarma ve yakarmadan uzağım; benim gözümde görevim menfaatimden, hakkım hükûmetin kötü niyetlerinden daha üstündür.)
Etkisi çok geniş kitlelere yayıldı. Uğrunda hayatını verdiği vatan, millet ve hürriyet kavramları içerikleri çok fazla benimsenmese de sayısız insanın, bilhassa gençlerin amentüsü haline geldi; bu yüzden devlet ricali gözünde tehlikeli birine dönüştü ve sürgünden sürgüne dolaştırıldıktan sonra 1888 yılının Aralık ayının ikinci günü vefat etti.
Richelieu’nun siyasi vasiyetnamesinde; “Avamın okuyup yazmasına ne lüzum var? Eğitim Fransayı boşboğazlarla doldurur. Hiç işe yaramaz bunlar; halkın huzurunu bozarlar. Kitap avamın kafasında şüpheler yaratır.” Başka bir yerde “Bütün politikacılar bilir ki, der, halk refaha kavuşunca zaptedilmez olur. Katıra benzer avam, yük altında uysaldır, fazla dinlenince azar” denilmektedir. Evet isimler değişir, zaman değişir, mekanlar da değişir…Maalesef yaşananlar değişmiyor. Düşünüyorsan vatan haini ilan edilirsin. Sığmazsın hiçbir yere, sığdırılamazsın. Düşüncelerinin bir vatanı olamaz.Tarih tekerrür ediyor derler ya, hiç ders alınsaydı tekerrür eder miydi?
“Basın hürriyeti ancak hatalarını düzeltmek istemeyen hükümetler için tehlikedir” (Âli Paşa)
“Uçurumun kenarında uyanan bir vicdan, nesillerin şikayetlerini haykırıyor, şikayet ve gafletlerini… Anlaşıyor muyuz?
Temelde, evet; teferruatta, hayır” (Cemil Meriç)
Bu yazı hayattan sürgün edilmiş kelimelerle kaleme alındı. Hep yanlış yere konulup, başaşağı sürüklenmiş kelimelerle… Küstürülen kelimeler yerine üç nokta bırakıp esaretlerin son bulduğu , sonsuz sevgi, barış, adalet, özgürlük, refah içeren ; kalemin kağıdı özgürce öptüğü o asil satırlarda buluşmak dileğiyle…