Suitcases in airport with plain in sky. 3d render
YASEMİN TATLISEVEN
Günlerdir hazırlanıyoruz. Valizler tamam, evraklar eh işte! Zor oldu ama oldu, onu da sonra anlatırım. Biletler alındı. Vedaları hiç sevmiyorum, ayrılmak zor olacak. İş yerindekilerle vedalaşırken ömrümden ömür gitti. Ailem ve arkadaşlarımdan nasıl ayrılacağımı düşünüyorum. Güçlü olmak zorundayım. On üç yaşındaki oğluma ve on bir yaşındaki kızıma örnek olmalıyım.
Uçuştan iki gece önce, baba ocağındaki son gecemizde boğazıma bir yumru oturdu . Anneciğim, canım annem! Alzheimer hastası, nereye gittiğimizi bazen unutan, bazen hatırlayan anacığım. O gece elinde sımsıkı tuttuğu katlanmış mendili telaşla açarak, bana ve çocuklara para verdi. Olmaz annem dediysem de “Lazım olur kızım, yanınızda dursun” dedi. Ah benim çilekeş anam! Sabah sarılıp son kez öperken, sanki bilinci yine kapanmıştı. Bilerek mi yapıyordu acaba acıları anlamsızlaştırmayı? Ah anacığım! Beni tekrar hatırlayıp “Kızım nerede” diye sorar mısın ki? Ya babam? Bizi otobüse yolcu ederken, yol boyundaki tüm atmlerden, emekli maaşı yatmış mı diye kontrol eden babacığım… Sonunda gözleri gülerek yanımıza gelip, cebimize para sıkıştıran “Gerek yok babacığım” dediğimde “Yatmış kızım maaşım, lazım olur size” diyen fedakar babacığım.
Otobüsteyiz, üçümüzün de gözleri dolu dolu… Çocuklarımın küçük yaşlarına bu kadar acı fazla değil mi? Son kez şehre bakıyoruz. Bir daha ne zaman geliriz, kim bilir? Şehirle de vedalaştıktan sonra otobüs otobana giriyor. Başımda bir ağrı, göğsümde bir sıkışma, nefes alamıyor gibiyim. Gözlerimi kapayıp uyumaya çalışıyorum. Zihnimde tüm sevdiklerimin yüzleri geçit töreni yapıyor .
Ve uçuş günü geliyor, havalimanındayız. Her birimizin elinde ikişer tane valiz, birer sırt çantası… 140 m2 evden kalanları ve kırk senelik ömrümü, bu valizlere sığdırmaya çalıştık . Kitaplarıma üzüldüğüm kadar, koca bir evin eşyasına üzülmedim. Çok da sarıp sarmayalamadan, damı akan bir odunluğa bıraktık kitaplarımızı… Ya fareler kemirecek, ya da rutubetten, nemden hamur olacak, yazıları birbirine geçecek, ona üzülüyorum. Götürme imkanımız olsaydı, tek bir tanesini bile bırakmaya kıyamazdım.
Valizlere bakıyorum. Ne sığdırdık ki buncacık şeyin içine? Kızım bir buzdolabı poşetinin içinde on-onbeş tane mandalı gördüğünde, basmıştı kahkahayı… “Anne sana inanamıyorum, koca koca mobilyaları, tencereleri, tabakları atarken bir damla gözyaşı dökmedin de, şu on tane mandala mı kıyamadın? ” Haklı çocuk, ne akla hizmet onları valize sıkıştırdığımı bilmiyorum. Gardrobı, vitrinleri, komidinleri, masayı, sandalyeleri, yorganı, yatağı, kabı kacağı hep çöpe indirdik. Evi biran önce boşaltma derdine, ne yaptığımı bilmiyorum ki? Mandallar da zaar ziyan olmasın dedim. Kafa mı kaldı? Kışlık kazaklar, botlar, montların hepsini sağa sola verdik. Sıcak yerlere gidiyoruz ya, lazım olmaz dedik.
Bagajları teslim ettik. Yürüyen bantta gidiyor, ömrümün geri kalanları! İçinde ne var deseniz, üç-beş pılı pırtı, çocukların madalyaları, diplomalar, anı olsun diye birkaç resim, bir de buzdolabı mağnetleri…Dünya bir yana, mağnetlerim bir yana… Bugüne kadar gezdiğimiz her yerden almışız birer, ikişer, hayatımızın özeti onlar… Olmazsa, olmazlarım! Manada ağır, yükte hafifler.
Havaalanındayız, bacaklarım titriyor. Herkese korkarak bakıyorum. Biri yüksek sesle adımı haykırsa, pat diye düşüp bayılabilirim. İki yavrumun elinden tutmuşum, mır mır bir şeyler okuyorum. Ağabeyim ve kardeşimle çıkışa uzak bir yerde vedalaştık. Bizi görebilecek farklı noktalardan izliyorlar. Ağlamamam lazım, dikkat çekmemeliyim. Pasaport kontrol sırasına giriyoruz. Gözlerim kararıyor.
Havalimanındayız, pasaport polisinin önündeki kuyrukta…Çıkışa bir metre kaldı, kalmadı. Sıra bize gelecek ve polis kabininin arkasına geçtiğimizde çıkmış sayılacağız. Çaktırmadan geriye dönüp bakıyorum. Yengemin dudakları kıpır kıpır dua okuyor, kız kardeşimin gözünden yaşlar süzülüyor. Ağabeyciğim “Biz buradayız, merak etme” dercesine bakıyor. Önüme dönüyorum. Sıra bizde, terlediğimi hissediyorum. Yüzüm şuan eminim ki kıpkırmızıdır . Ayak bileklerim bedenimi taşımakta zorlanıyor.
Havaalanındayız, dış hatlarda… Pasaport kontrol kabininin önünde… Benim ve çocukların pasaportlarını uzatıyorum. Polis bana bakıyor, polis pasaporta bakıyor. Ve kaşeyi basıp gönderecek şimdi, birazdan şu cam kabinin arkasına geçeceğiz ve her şey bitecek. Polis pasaporta bakıyor, polis bana bakıyor. Çok mu uzun sürdü, bana mı öyle geliyor? Polis telefonun ahizesini kaldırıyor, kulağına dayıyor, birilerini arıyor. Pasaportu kaldırıp bir şeyler söylüyor. Polis artık bana bakmıyor. Artık polisin gözünde ben yokum, ben bir hiç hükmündeyim! Arkamızdaki kuyruktakiler, beklemekten sıkılıp söylenmeye başlıyor. Görevliler bekleyenlere “Diğer kuyruklara geçin” diye bağırıyor. Herkes bana ve çocuklara kin dolu bakışlar fırlatıyor. Çocuklarım korku dolu gözlerle, elimden çekiştiriyorlar. Ben geri dönüp ağabeyimle gözgöze geliyorum, “Olmadı ağabeyciğim” diyorum. Kız kardeşim telaş içinde… Yanımıza başka bir polis geliyor. Diğer polis azılı bir suçlu yakalamış edasıyla, beni ve pasaportumu yeni gelen polise teslim ediyor. Polis “Benimle gel” diyor, çocuklar arkamda ağlayarak kalıyorlar. Havalimanı sanki o anda başıma yıkılıyor. Nefesim daralıyor.
Havalimanı karakolundayım. Dört tarafında kameralar olan küçük bir odadayım, sedirlerden birine oturdum. Köşede bir tuvalet var. Sanırım gözaltına alındım. Kalbim pırpır ediyor. Ya tutuklanırsam diyorum. Ama ben bir şey yapmadım ki… İçerde olan kişileri hatırlıyorum, onlarda bir şey yapmamışlardı. Bir saate yakın bekletiliyorum. Sorgulanıp, bir şeyler imzalatıldıktan sonra, pasaportuma nedensiz el konularak, ben serbest bırakılıyorum.
Önce koşup çocuklarımı buluyorum. Onlara sarılıyorum. Biletlerimizi bir ay sonraya erteliyorum, sanki bir ay sonra her şey çözülecekmiş gibi… Gidip valizleri geri alıyorum. Kardeşlerimle birlikte çıkışa geliyoruz. Elimizde ikişer tane valiz, birer sırt çantası, koskoca İstanbul’a bakıyorum. Evimizi dağıttım, artık bir yuvamız yok! İşten çıtım, işsizim. Çocukların okulu kapandı. Eşim yurtdışında, pasaportuma el kondu. İstanbul’u bir anda kara bulutlar kaplıyor. Karanlık geleceğimde hiç birşeyi göremiyorum. Başım ağrıdan çatlıyor. İstanbul o anda başıma yıkılıyor.
Geri dönerken yol boyunca hiç kimse konuşmuyor. Kardeşime gidiyoruz. Tek isteğim var. Uyumak, uyumak, uyumak! Günlerce, haftalarca uyumak istiyorum. Ama iki tane evladım var benim, güçlü olmak zorundayım.
Sabah toparlanıp kalkıyorum, kardeşim güzel bir kahvaltı hazırlamış. Çocuklara bundan sonra yapacaklarımızı, pembe bir masal anlatır gibi anlatıyorum. Sanırım yeterince inandırıcı olamıyorum. “Peki anne biz şimdi nerede kalacağız, artık bir evimiz yok” dediklerinde, kafama bir balyoz iniyor adeta! Hemen toparlanıp “Dedenlerle yaşayacağız yavrum” diyorum, “Benim doğup, büyüdüğüm şehre döneceğiz”. Bunu söylerken dudaklarıma bir gülümseme yerleştiriyorum. Çocuklarım cin gibiler, gözlerimin gülmediğinin farkındalar! Kardeşim de farkında, “Haydi abla, bugün çıkıp kafamıza göre İstanbul’u gezelim” diyor. İstanbul normalde olsa reddedilir mi? Ama canım bir şey yapmak istemiyor. İmkanım olsa nefes bile almayacağım.
Boşta duramıyorum, kafamı dağıtmam lazım. Kardeşimin tüm itirazlarına rağmen, evindeki tüm halıları toplayıp, yıkıyorum. İstanbul’da birkaç gün kalıp, bir daha tekrar ne zaman görürüz ki dediğimiz şehre, bir hafta sonra tekrar gidiyoruz. Canım babacığımın kapıları bize ardına kadar açık…
Anacığım olanların farkında değil, bizi görünce önce seviniyor. (İlerleyen günlerde hastalığının etkisiyle bizi evden kovacak!) Babacığım üzgün, benim feri sönmüş gözlerimi görünce, teselli edecek cümle kuramıyor. Ertesi gün babamın tüm itirazlarına rağmen evdeki bütün halıları toplayıp yıkıyorum. Tam bir delilik hali…Sanırım bütün hırsımı halılardan çıkartıyorum. Belki de bu bir rahatlama şekli… Kimseye söyleyemediklerimi, bağıra çağıra salıyorum akan kirli sularla birlikte!
Bir ay sonra hiçbir şey değişmiyor, iki ay sonra da… Kış geliyor. Kışlık her şeyimizi dağıtmıştık. Önce birer eşofman alıyorum. Sonra birer kazak, fazla şeye gerek yok, nasılsa gideceğiz. Gidemiyoruz, her ay bir şeyler alıyoruz. Okullar açılıyor. İkametgah sorunumuz var. Nüfus müdürlüğü, babasından izin kağıdı olmadan, çocukların ikametini değiştiremeyeceğini söylüyor. Okullar ikamet olmadan kayıt yapamayacağını… Küçücük sorun dağ oluyor, kimse yardımcı olmuyor. Ne de olsa biz toplumda yok hükmündeyiz. Çocuklarımı o sene okula gönderemiyorum.
Bir sene geçiyor, bir şeyler düzeleceğine, her şey daha da kötüye gidiyor. Bir sene içinde defelarca karakola, emniyet müdürlüğüne, valiliğe gidiyorum. Bir tek dedektörden geçerken ve üst araması yapılırken varlığımı fark ediyorlar. Hangi memurun önüne gitsem yok hükmündeyim. Çoğu zaman pasaportunun akıbetini öğrenmek için bekleyen üç-beş kişi bir kenarda saatlerce bekletiliyoruz. Hepimizin gözünde korku dolu bakışlar! Birbirimizle konuşmaya bile çekiniyoruz. Kimse bize bilgi verme zorunluluğu taşımıyormuş! Müracat edebilecek hiçbir kurum yok, bizi dikkate alan hiçbir kuruluş yok! Emniyete giderken yanıma sadece kimlik alıyorum, olurda girerde çıkamazsam endişesiyle… Ve hiçbir sonuç alamadan, ümitlerim tekrar tekrar tuzla buz olarak geri dönüyorum.
Bir sene sonra tekrar havaalanındayız. Oğlumun ve kızımın elinde ikişer tane valiz, bende sadece kol çantası var. Çünkü onlar gidiyorlar, ben kalıyorum. Evlatlarımın istikbali için, onları babasının yanına göndermeyi deneyeceğim. Tabii yine durdurulmazsak… Çocuklarıma son kez sarılıyorum. O cennet kokularını son kez içime çekiyorum. Gül yanaklarından son kez öpüyorum. Ağlamamalıyız, dikkat çekmemeliyiz. Güçlü olmak zorundayız. Polis kontrol noktasında, onları uzaktan görebilecek bir yerden izliyorum. Sıra onlara geliyor, pasaportlarını veriyorlar ve geçiyorlar. Sevinçten çıldırmak üzereyiz, ama ne onlar, ne ben belli etmemeye çalışıyoruz.
Son x-ray cihazından geçip el sallayarak uzaklaştıklarında, onları son kez gördüğümü bilmek, üzerime kabus gibi çöküveriyor, nefes alamıyorum. Son bir gayretle gülümsemeye çalışıp el sallarken, görünmeyen bir ağırlık, iman tahtama gelip oturuyor, nefes alamıyorum. Gözden kaybolduklarında havada kalan elimi yavaşça yere indiriyorum. Onlara bir daha dokunamayacak, sımsıkı sarılamayacak ve koklayamayacak olmanın düşüncesiyle, boğazımı bir çift el sıkıyor, nefes alamıyorum. Birlikte çıktığımız eve dönüp, az önce burada bir yerlerde olduklarını bilmek, ama şimdi arasam da bulamamak, uzanamamak, yetişememek kahrediyor. Yorganı tepeme kadar çekip, gecenin karanlığında sessizce ama höyküre höyküre ağlayıp, nefes alamıyorum. Yavrularımın olmadığı bir güne, ağlamaktan şişmiş gözlerim uyanmak istemiyor. Uyandıkça gözlerimi tekrar tekrar kapatıp uyumaya çalışmaktan nefes alamıyorum. O gün geçmek bilmiyor, her saniye bir asır oluyor. İçimde kıyametler koparken, ipil ipil döküyorum gözyaşlarımı, boğulur gibi havasız kalıp, nefes alamıyorum. Karanlık çökerken ruhum daralıyor, gece üstüme üstüme geliyor, gözyaşlarım bluzumu sırılsıklam yapıyor, burnum tıkanıyor, nefes alamıyorum. Doğum sancılarım tuttuğunda böyle olmuştum ben, nefesimi çeviremiyordum, öleceğim sanmıştım. Kucağıma verdikleri can parçalarımla ciğerlerim rahatlamıştı. Mis kokularını ciğerlerime kadar çekmiştim, nefes olmuştular bana … Mis kokuları burnumun direğini sızlatırken şimdi, ben evlatlarım olmadan nefes alamıyorum.
Artık güçlü olmak zorunda değilim. Sadece uyumak istiyorum. Uyumak, uyumak, uyumak…Günlerce, haftalarca uyumak!
Not: Bu anne her sabah yavrularına kavuşmak ümidiyle uyandı. Ancak yirmi ay sonra, dolaylı yollardan, yanlarına gidebildi. Şimdi kanserle mücadele ediyor.
Alzheimer olan annesi, görüntülü konuşmalarda hala kızına ismiyle hitap ediyor. Herşeyi unuttu, kızını unutmuyor!