Aslı Kaya
Tamburun kısık sesiyle başladı iskemlesinde oturmaya.
Tuhaf, güçlü ama içine sinen bir şeyler vardı o gün, gün ışığında…
Her gün olduğu gibi tekrar başladı içini dökmeye içine…
Pişman olduğu ne varsa döktü önüne bir bir…
Umursamadıklarını koydu kahve fincanın yanındaki soğuk su gibi yüreğine…
Sevmelerini, aşklarını yudumladı doyasıya…
Karanfil kokulu bir çay isteyecek gibi çekti nefesini içine…
Şakaklarında hissetti unuttuğu acıların kokusunu…
Boş vermedi hiçbirini, neden, niçin demedi…
Hepsine sarıldı şefkatle, kendine bakacak aynası yoktu odasında ama hepsiyle yüzleşecek koca bir yüreği vardı ihtiyarın…
Koynuna koyduğu yıldızları vardı içine ışık olan, çocuk gibi…
Avuçlarına sığdırdığı ve bir de yıllardır kendini dinleyen sadık dostu…
Doğruldu iskemlesinden, yürüdü, sanki son kez yürümenin kokusu çalındı burnuna…
Dostuna gitti, titreyen elleriyle dokundu, çatallaşmış sesiyle konuşmaya başladı…
Hey gidi koca çınar… Dudaklarındaki tebessüm eşlik etti yorgun sesine…
Dostuydu o çınar ağacı onun; yıllardır penceresinden izlediği.
Her mevsim dallarında başka yolcuların ağırlandığına tanıklık ettiği sadık dostu…
Her yolcu onun hayatındakilerden biriydi sanki…
Bazen usulca esen rüzgar tatlı tatlı kıpırdatırken yapraklarını, düşünürdü zamanın ona getirdiği en büyük hazinesini, pusulam dediği sevdasını…
Bazen bir serçe konduğunda dalına, umursamadığı dünyaları, bazen bir çocuk taş attığında dallarına kırılmadığı, darılmadığı insanoğlu arkadaşlarına…
Güneş en sıcak haliyle vururken dallarına, gölge vermekten asla usanmadığı halleriyle hem dem olurdu ruhuyla… Çok yormuştu bu hayat onu ama asla vazgeçmemişti iyi insan olmaktan, sırtı yaslanılacak insan kalmaktan…
Öyle başka alemlere ait iki varlık değildi gerçekten onlar..
Hemşireler sabahları odasına girdiklerinde, eğer dostuyla konuştuklarını duymamışlarsa, mutlaka bu sabah kesin hasta der, öyle nezaketle yaklaşırlardı ona…
Bilirdi herkes onun küçücük odadaki, dalları sokağa yaprakları gökyüzüne uzanan koca dünyasını…
Odasına giren yemek görevlileri, hep dostuyla konuşa konuşa yemek yediğini gördüklerinden tepsinin gideceği istikamet hep penvcerenin önü olurdu… Temizlik yapmaya gelenler en çok vakit geçirdiği yeri bilirler, ona göre daha itinalı temizlerlerdi çınarın değdiği pencereyi..
Tam 20 yıl olmuştu, o oda evi, o çınar hayatının en değerli dostu olalı..
Büyük alemlere dalmadı hiçbir zaman, gelmeyen evlatlarına kırılmadı, göremediği torunlarını pencerenin altından geçen her çocukta aradı ama hiç vazgeçmedi ümitle onları beklemekten…
Bir bir anlatırdı dostuna hepsini, herkesi, sevdiği kadın güzeller güzeli eşini…
Duvarlar üstüne yürümedi hiçbir zaman… Eviydi artık orası…
Dünyadan hiçbir beklentisi yoktu beklediklerinin dışında…
Ümitle beklediği tüm sevgilerin, özlemlerin, umutların yanında geleceğinden kesinlikle emin olduğu o günü de bekliyordu teslim olmuşçasına …
Öğle sıcağı olmuştu çoktan, nedense ayıramamıştı bedenini dosta ait pencereden…
Kalakaldı olduğu yerde, koca çınara baktı, 20 yıldır kendisini terk etmeyen koca çınara.. Seyre daldı onu, sanki ilk kez görüyormuşçasına heyecanla… Gövdesinin toprakla birleştiği yerden, dallarının değdiği her yeri her kıvrımı görmeye çalıştı… Birini ararcasına baktı gökyüzüne, yükselen dalların arasına, hatta en ucuna kadar… Farketmedi ama gözlerinden damlalar süzülmeye başlamıştı çoktan… Binlerce kez baktığı ağaca; dallarına, yapraklarına bir şeyler haykırırcasına dökülen gözyaşlarına anlam veremedi ilkin, sonra çizgileri tamamen belli olmuş yaşlı dudaklarından döküldü birkaç kelime…
Dostum… Ah dostum, ah arkadaşım, kardeşim, sevgilim…
Evlatlarım, özlediklerim, sevdiklerim, dünyam…
Ah be çınarım meyve vermedin ama gölgen oldu tüm dünyam…