Şerif Aydın
Dostları için hayatı epik şiir formatında yaşayanlara dostları da özlemle mersiye yazarlar elbet.
Pek çok şair, yazar ve sanatçının da ilham kaynağı olan Rosa için şair Bertolt Brecht de bir şiir
kaleme alır.
“Burada Rosa Luxemburg gömülü
Polonyalı bir Yahudi kadın
Alman işçilerinin öncü savaşçısı
Alman sömürücülerinin emriyle öldürüldü
Ezilenler, gömün ayrılıklarınızı!”
Bu muhteşem kadının hayatını okuduktan sonra duruşuna olan saygım gereği Brecht’in şiirine
bir resim eklerdim.
Abidin Dino yaşasaydı Rosa Luxemburg’un “Sizin düzeniniz kumdan zemin üzerine kurulu.
Devrim daha yarın” “Gümbürtüyle ayağa kalkacak yeniden” “Ve yüreklerinize korku salan
borazanlarla ilan edecek: Vardım, varım, var olacağım!” diye haykırdığı anın resmini çizmesini
isterdim. Sonra o resmin altında öyküsünü kaleme almak isterdim yüz yıl öncesine gidip.
İşkenceyle ölümün kenarına kadar getirilip sonra bir mermiyle öldürülen ve bedeni Landwehr
Kanalı’na bırakılan Rosa’nın öyküsü…
Rosa, zekiydi, coşkundu, capcanlıydı, üretkendi, dogmacı değil entelektüeldi, ve yazardı, hem de
güçlü bir kalem ustası ve fikirleri harekete geçirecek bir teorisyen, kitleler üzerinde etkili
konuşmalar yapan bir aksiyonerdi. Ekip kurma yetisinin yanında güçlü bir hatipti aynı zamanda.
Bir eli kürsü mikrofonlarında halka hitap ederdi, bir eli de kalemde, savunduğu fikrin teorisini
yazardı.
Dört yıl hapiste tuttular mızmızlandığını duyan olmamıştı. On dört ay boyunca Berlin kadınlar
hapishanesinde savaş karşıtı konuşması nedeniyle hapis yatarken, dışarda arkadaşı
Mathilde’den onun için çiçek toplamasını istemişti. Yeri gelince kırılıyor, yeri gelince öfkesine
hakim olamıyor, yeri gelince de kadınlığın en nahif tarafıyla bakıyor dünyaya. Dedik ya Rosa
hayat piyanosunda on parmağını kullanan bir kadındı. Bazen “Sevgiliye Mektuplar” kitabındaki
gibi kalbini yazar bazen de “Rus Devrimi” yazıları gibi dönemin en muktedir isimlerinden Lenin’i
eleştirir, Bolşevik yönetiminin ipe dizer gibi hatalarını yazar… Aşka yelken açtığı zaman da aşkını
fikirlerine karıştırmaz. Rosa Luxemburg, Lenin ile de farklı düşünüyordu birçok konuda. Lenin,
daha sonraları onun için “Rosa yanılıyordu yanılıyordu yanılıyordu yanılıyordu yanılıyordu.” diye
bir cümlede tam beş kez onun yanıldıǧını yazacaktı. Yanıldığını idda ettiği konulara
girmeyeceğim ama kelimelerdeki perdeyi aralayacağım. Siz Lenin’in bu kelimelerini nasıl
okursunuz bilmiyorum ama ben onun fikirsel olarak Rosa’ya galip de gelemedi ama ondan
vazgeçemedi de diye okuyorum.
Lenin, aralarındaki düşünce farklılıklarına karşın, Rosa’nın mücadelesine olan saygısını onun
ölümünden sonra şöyle ifade eder:
“O bir kartaldı ve kartal olarak kalacaktır…”[1]
Lenin’in kendi yanılmazlığına olan inancı ve devrimin dışındaki her şeye ilgisiz kalması Rosa’yı
etkilemişti. Daha sonra bir arkadaşına “onunla konuşmak bir zevk” diye yazmıştı. “Çok sevdiğim
çirkin suratıyla, çok derin ve bilgili biri.”
İşte bu portreyi bu ayki sayımıza taşımak istedik.
Özgürlüğün, mücadelenin ve fikir namusunu korumayı hayatının merkezine alan sosyalist
mücadele ve kadın direnişi nedeniyle işkence edilerek öldürülen bir kadın: Rosa Luxemburg.
Kimene göre: Zincirlerini kırarak yürüyen ‘Spartaküs’ bir kadındır Rosa Luxemburg, kimi için
sosyalist hareketin üç sacayağından biri. Kimi “haindir” deyip işkence altında ölüm çarmıhına
gererken, kimi de onu devrimin ve kadın onurunun kardeleni olarak görür. Ahmet Kaya’nın
Onun infaz emrini veren “O zamanlar Yüzbaşı Waldemar Pabst, 1962’de şunları diyecekti.
“[Ocak 1919’da] Karl Liebknecht ile Rosa Luxemburg’un konuşma yaptıkları bir KPD toplantısına
katılmıştım. İkisinin devrimin önderleri oldukları kanaatine varmış ve onları öldürtmeyi
kararlaştırmıştım. Emrim üzerine ikisi de yakalandı. Hukuk normlarına aykırı davranılması
konusunda karar verilmesi gerekiyordu… İkisinin yok edilmesi kararını kolay vermedim … Hâlen
bu kararımın ahlâkî – teolojik açıdan savunulabilir olduğu inancındayım.” şiirindeki tam bir
Koçero hikayesidir, O. 5 Mart 1871’de Polonya’nın Zamosc kentinde Yahudi bir ailenin çocuğu
olarak dünyaya gelir. Daha lise çağlarında iken sosyalist hareketle tanışan Rosa, Polonya
Proleterya Partisi’nin organize ettiği bir grevde görev alır ama işler yolunda gitmez ve bu grev
nedeniyle partinin dört önemli adamı idam edilir,
Rosa ise İsviçre’ye kaçmak zorunda kalır. Hayatı kitaplara ve filme konu olan bu esrarengiz
kadının hayat hikayesi böylece başlamış olur. Zürih Üniversitesi’nde hukuk eğitimi almaya
başlayınca aynı zamanda burada da yoldaşları ile buluşup politik faaliyetlerini devam ettirmeye
başlar. Arkadaşlarıyla bir gazete çıkarır ve fikirlerini yazmaya koyulur.
Birçok insanda olduğu gibi onun da hayatında onu yıkacak kadar sıkıntılar meydana gelmiş ama
bunların onu
güçlendirdiğini sonraları görüyoruz. Varşova pogrom[2]‘u Rosa’nın yaşamında önemli bir dönüm
noktası olmuştur.
Bu pogrom sırasında kendisi de ailesiyle birlikte Varşova’dadır ve o sırada bu durum, yaklaşık iki
bin aileyi etkilemiş, birçok Yahudi öldürülmüş, dükkânlar yağmalanmıştır.
Bu olay onun ruh dünyasında derin bir iz bırakmış, bir travma yaratmış olsa da, daha sonraları
onda azim ve kararlılığa dönüşmüştür. Belki bu sebeptendir ki faşizmle mücadele neredeyse
hayatının merkezine oturur.
Bir süre önce girdiği sosyalist demokrasi Partisinde fikirleri yoldaşları tarafından
benimsenmeyince partiden ayrılır. Birinci dünya savaşının patlak vermesi üzerine sosyalist
demokrasi Partisi’nin hükümeti desteklemesine ciddi tepki verir ve birlikte yol yürüdüğü Karl
Liebknect ile birlikte, daha sonra ismini Spartaküs Birliği olarak duyacağımız Ekim – Kasım / 2020
Enternasyonel adlı bir grup kurar.
Bunla birlikte bir yeraltı gazetesi kurar ve bu gazete sayesinde bir taraftan fikirlerini yayarken
öbür taraftan da uzun süre cezaevinde kalmasına sebebiyet verecek olan savaş karşıtı eylemleri
düzenlemeye başlar.
Dışarıda boş durmadığı gibi içeriye de boş durmaz, makaleler yazar, fikirlerini kağıtlara döker. Bu
yazıların arasında o özgürlükçü ve gözüpekliliğinin delillerinden biri olan yazılarından biri
dediğim, Lenin ve Bolşeviklerin kimi politikalarını eleştirdiği Rus Devrimi yazısı da vardır.
Cezaevi yıllarında ilginç olan ve bir çok mücadele insanının hayatında örneklerini gördüğümüz
bir yöntemle, fikirlerini dünya duyurmaya çalışır. “Duvarların arasından sızan ışık” dediğim fikir
hareketlerinin sancılı yayılışı olan mektuplarla… Arkadaşları Rosa’nın yazdıklarını hapishaneden
alıp yayımlar. Rosa dört duvar arasında olsa da fikirleri sokaklarda dolaşır.
Merkeziyetçi yönetim şekline karşıdır Rosa ve bunu her platformda dile getirir. Kimi zaman
meydanlarda, kimi zaman da dört duvar arasında… Eleştirilerini yapsa da bu metinler ne onunla
Lenin’in arasını bozar, ne de gittiği yol ile.
Dört yıl sonra hapisten çıkar çıkmaz Alman Kominist Partisini kurar. Her türlü mücadelenin
arkasında tutulmaya çalışılan kadınların ilgi odağı olur.
Özgürlükçüdür hem de 21. yüzyılı kıskandıracak kadar özgürlükçü. “Özgürlük, sayıları ne kadar
fazla olursa olsun, sadece hükümet yanlıları için ya da sadece parti üyeleri için olursa, ona
özgürlük denmez. Özgürlük, her zaman muhalefetin özgürlüğü demektir,” sözlerini bugün kaç
siyasi lider hazmederek söylebilir, bilmiyorum.
Ayrıca eleştireldir, düşündüğünü lafı dolandırmadan doğrudan söyler. Çekinmez, hesap yapmaz,
korkmaz.
Bir taraftan kadın sorununu yüksek sesle dile getirip işçilerin haklarını haykırırken öbür taraftan
da faşizmle amansız bir mücadele yürütür. Bunu savunduğu zamanlarda Almanya’da ayaklanma
başlamıştır.
Rosa da bu ayaklanmanın baş mimarlarındandır. Karl Liebknecht ve Wilhelm Pieck 15 Ocak
1919’da tutuklanır. Pieck bu esnada kaçmayı başarsa da Rosa ile Liebknecht ağır işkenceler
görürler. Öyle işkenceler ki acı sonla son bulur. Ölesiye işkence edilirken işkence altında
yaşamını yitirir ve bedeni Landwehr Kanalı’na bırakılır.
Onun infaz emrini veren “O zamanlar Yüzbaşı Waldemar Pabst, 1962’de şunları diyecekti.
“[Ocak 1919’da] Karl Liebknecht ile Rosa Luxemburg’un konuşma yaptıkları bir KPD toplantısına
katılmıştım. İkisinin devrimin önderleri oldukları kanaatine varmış ve onları öldürtmeyi
kararlaştırmıştım. Emrim üzerine ikisi de yakalandı. Hukuk normlarına aykırı davranılması
konusunda karar verilmesi gerekiyordu… İkisinin yok edilmesi kararını kolay vermedim … Hâlen
bu kararımın ahlâkî – teolojik açıdan savunulabilir olduğu inancındayım.”
Aşk ve hiddetin arasında bir resim bırakır tarih sayfalarına. Öyle bir resme denk gelirseniz
altındaki notu okuyun: Rosa Luxemburg
[1] Elizabeth Ettinger, age, s. 195.
[2] Pogrom; dinsel, etnik veya siyasi nedenlerle bir gruba karşı yapılan şiddet hareketleridir.
Bu şiddet hareketleri genellikle evleri, işyerlerini veya ibadet yerlerini tahrip etmek, insanları
dövmek, yaralamak, tecavüz etmek veya öldürmekten oluşur.
Hocam, iyi ki bu yazıyı yazdınız. Tanıştırdınız bizi tarih sayfalarına gömülü “Rosa Luxemburg” ile.
Bu yazıyı okuyunca boş durmanın ne kadar da bir vebal olarak ağırlığını hissettim. Ama bu yazınızı da okuduğum için çok sevinçliyim. Okumak,öğrenmek güzel vesselam.
Emeğinize sağlık…