Esra Dolunay
“Gölge yanımda durdu, güneşin dik ışınlarına karşı eğilmeden. Adımladım. Gölgeyi orada bıraktım…”
Gözlerini açtı. Pencereye yaklaştı. Gece boyu süren gürültüden geriye, etrafa dağılmış yapraklar, üç beş kırılmış dal ve dallardan sızan gün ışığı kalmıştı. Yola koyulmak üzere hazırlanan bir yılın son aylarıydı.
Ana caddede ilerleyen adımları yan yola sapıp şehir parkının içinde son buldu. Biraz dinlenmenin zararı olmazdı. Dünkü fırtınadan sonra kırık dallar dışında pek uğrayan olmamıştı buraya. Parkta yerini alanlar ise boş banklar, yer yer rüzgarla sallanan salıncak, kaydıraktan süzülen bir yaprak, bir tahterevalli ve onun tepeden bakan şanslı tarafıydı.
Bir parkta olmak, aslında yanında bir dostun bulunmasıyla güzeldi. Güneşin iki çizik attığı bankı seçti. En iyi dostunu, kendini de biraz oturmaya davet etti. Üzerinde ilerlediği yapraklara basarken;
“Günler kısalıp uzuyor, şu yapraklara basmanın heyecanı hiç değişmiyor” diye düşündü. Kalemini ve defterini çıkardı. Bu seferki yazmak için değildi. İlerdeki gür ağacı, uçlarına doğru sallanan yapraklarını, koyulaşan gölgesini izledi.
Tam deftere ilk çiziği attığında yola uzanan büyük dalın altında bir gölge fark etti. Gölge, sanki daldan bir parça gibi hareketsiz, bir o kadar da canlı duruyordu. Umursamadı. Bir çizik, iki çizik daha attı ve dallardan uzanan yapraklara sıra geldi. Çizgilerin bittiği yerde aynı gölge gözüne çarptı. Gölge, bir korkuluk kadar hareketsiz, bir korkuluk kadar tedirgin ediciydi. Ağacın gövdesine odaklanmaya çalıştı. Sonra yaprakların ucundaki gün ışığına ve gün ışığında süzülen bir kaç yaprağa gözü daldı. Aynı gölge, az önce düşen yaprak gibi titrek atkısı ile belirdi. Kalemini ve defteri çantaya attı. Gölgeye doğru ilerlemeye başladı. Hafif bir esinti, üç beş yaprağı havalandırarak yaklaşırken; genç, gözüne kaçan tozu çıkarmaya çalıştı. Bulanıklığın netleştiği noktada gölge, boyut kazanmış, gösteri yapan canlı bir heykel gibi orada duruyordu. Genç bir adım daha yaklaştı. Gölgesi, gölgeye düştü. Ardından gölgenin bakışları kendisine düştü.
“-İyi misiniz!” cümlesi gencin ağzından belli belirsiz bir şekilde çıkmıştı.
Belki yardıma ihtiyacı vardı. İçindeki bu kayıtsız kalamama huyu başına yine iş açabilirdi. Soruyu bu sefer daha yüksek sesle tekrarladı. Ardından beklediğinden iyi bir cevap geldi:
-Teşekkürler iyiyim!
Bir şey arıyor gibi yeri gözlüyordu gölge. Genç, meraklanmıştı:
-Bir şey mi arıyorsunuz ?
Gölge mırıldandı:
-Buradaydı, onu burada bırakmıştım.
“Ölmüş bir arkadaşını düşünüyor herhalde” diye düşündü genç.
Bu evsize benzeyen garip insanı önemsememeli, yoluna devam etmeliydi.
Gölge, önündeki koyu kahve renkli yaprağa yavaşça bastı:
-Yapraklara basarken aynı heyecanı duyuyoruz. Düşünsene!
Ama bunak ve ya garip olan ben oluyorum.
Genç afalladı. Etrafa baktı. Kafasından bir yığın düşünce süzülüp durdu.
“Beynimi okuyor. Sıradan biri değil sanırım. Bu sefer Hızır’a falan mı denk geldim? Bir sadaka vereyim, iyilik yapayım, kedi yok mu besleyeyim?…”
Aklına üşüşen düşünceleri gölgenin bir cümlesi durdurdu:
-İlla bir çıkarınız olacak, biri de sebepsiz yapsın şu iyiliğini!
Kaçmayacaktı. Bu sefer gölgenin yanında duracaktı. Oturdu. Gölgeye döndü:
-Dostunu mu kaybettin?
Gölge başını kaldırdı. İki yaprak, ikisinin önünden süzülüp banka düştü. Genç, kendine dönen siyah camlarda yansımasını gördü. Kibrini, yargılarını, çocukluğu, korkularını, dostunu gördü.
Gölge yerden bir yaprak aldı. Bankın ucuna bırakıp kalktı. Ardından sözünü tekrarladı:
-Dostumu burada bırakmıştım.
Şimdi bankın yanında iki gölge, güneşin dik ışınlarına karşı eğilmeden orada durmuştu. Birinin adımları yola doğru uzayıp kayboldu.
Gölgesini orada bıraktı.
Esra Hocam, merak ve heyecanla okudum hikayenizi. Her zamanki gibi çok güzeldi.
Gölgelere daha çok dikkat edeceğim artık. Ve tabi ki gölgeme de.
Yüreğinize, kaleminize sağlık…