Yasemin Tatlıseven
Evi gösteren perdeleridir dedi, bir arkadaşım… Sesimi çıkarmadım. Belki, şimdilerde geçerli bir söylemdir. Anneannemin, babaannemin bahçeleri geçti gözlerimin önünden, çocukluğumu hatırladım.
Göçmen bir ailenin kızıydı, anneannem. Yerini, yurdunu, kurulu düzenini, ocağını, köyünü, köylüsünü bırakıp, din ve vatan uğruna göç etmişlerdi. “Göçmenler çalışkandır!” derler. Bir gün elinizdeki her şeyi kaybettiğinizi düşünün, yapacağınız tek şey çalışmaktır. Kaybetmenin ne demek olduğunu en iyi göçmenler bilir. Çünkü onlar, hayatlarının bir dönemine kocaman bir çizgi çekmişler, sıfırdan başlayıp, yeniden var olma çabasına girmişlerdir. Çoğunlukla başarılı olurlar.
Anneannemde uzun yaşamına birçok zorluk sığdırmış, buna rağmen hep çalışmıştı. Yokluk gördüğünden her şeyin kıymetini bilirdi. Eskiyen bıçaklar asla atılmazdı mesela… Çocukların ulaşamayacağı şekilde tavan arasında saklanırdı. Harlı ateşlerin isinden kararmış tencerelerini şimdiki ev hanımları görse, muhtemelen eve bile sokmazlardı. O zamanlar deterjan çeşitleri çok fazla olmamasına rağmen, o isli kap kacağı öyle bir parlatırdı ki görmeniz lazımdı. Bezden un çuvalları yıkanır paklanır, ucuca elde dikilir, sofra bezi yapılırdı. Artık yamayacak yer kalmamış entariler, ince şeritler halinde kesilir, rengarenk kilimler dokunurdu. Hele mısır kabuklarından öyle güzel sepetler örerdi ki kesinlikle sihirli güçleri olmalıydı(!) İşe yaramaz gibi görünen şeylere dokunup, hayat veriyordu ve hepsi mükemmel bir sanat eserine dönüşüyordu.
Bitmiş yağ tenekelerini ambara atardı. Boş bir zamanında birikmiş tenekeleri önüne alır, tavan arasındaki eski bıçakta gün yüzüne çıkardı. Tenekenin üst kapağını, kör bıçağa çekiçle vurarak keser atardı. Ben de bir kenarda yere çöker, ilgiyle anneannemi izlerdim. O müşfik ses tonuyla bana yaptıklarını anlatırdı, “Çiviyle tenekenin her iki yanına delik açacağız, bir uçtan diğer uca tel geçireceğiz, bu onun sapı olacak” diye tatlı tatlı konuşurdu. Orada kaç tane boş teneke varsa artık, her biri bir kovaya dönüşürdü. İyice olan birkaç tanesini ayırır, güzelce yıkar ve temizler, bunları kuyudan su çekmek için kullanırdı. Bazıları patates, soğan kovası olurdu. Kötüce olanlar odun-kömür taşımaya birebirdi. Bazılarına mısır ufalar, uzun kış gecelerinde, peçkanın üstünde patlatırdı. Geriye kalanlar ise kireçle beyaza boyanırdı. Kimisine sardunya ekerdi, kimisine fesleğen, kimisine gül. İç avlunun giriş kapısından başlayıp, bahçe boyunca devam eden, uzun ince patika bir yol vardı. Bu patikanın her iki tarafı da sağlı-sollu bu tenekeden saksılarla kaplıydı. Öyle ki yürüdüğünüz yolda size rengarenk sardunyalar, mis gibi kokan fesleğenler, tenekeden sarkan sarmaşıklar, öbek öbek uyku çiçekleri eşlik ederdi. Bembeyaz tenekeler aralık vermeden yan yana dizilmiş olurdu. Ancak kapı girişlerinde boşluk olur, yolun uzandığı yere kadar çiçek kokuları aklınızı başınızdan alırdı.
Bahçesi elbette vardı. Hem de kocaman! Bahçesinde domates, kabak, patlıcan, havuç, ıspanak, salatalık, kavun, karpuz, maydanoz, soğan, kıvırcık, fasulye ne ararsanız vardı. Adeta bir pazar yeri gibiydi, hepsini kendi elleriyle yetiştirirdi. Bahçeden toplayıp, tazecik, mis gibi kokusunu duya duya yemek çok güzeldi. El emeği olması hepsini ayrı bir değerli kılıyordu.
Çalışkandı anneannem, ekip biçmeyi bilirdi. Onu da en güzel şekilde yapıyordu. Yokluk görmüştü, her şeyi değerlendirirdi. Elinin değdiği her yer rengarenk olurdu. O zamanlar bahçeler yarışırdı, perdeler değil! Kimin kapısının önü temizse, el üstünde tutulurdu. Kimin bahçesi güzelse dilden dile konuşulurdu. Evi gösteren bilmem kaç paraya yaptırılmış perdeler değildi. Emekti, sevgiydi, rengarenk çiçeklerdi.
“Aç pencereni perdeleri çek” dizisinde görmemek istediğini anlatan şair…Belki de perdelerdir evdeki çiçekleri gizleyen. Ama tenekelerdir o hünerli ellerin yetiştirip istediği çiçeklerin renklerine kokularına yer yurt olan.
Anneanneniz ve çalışkanlığı ve üretkenliği ve hayata sımsıkı tutunuşu…
Ne güzel anlatmışsınız Yasemin hocam.
Yüreğinize sağlık…