YEDİ YAZAR BİR HİKAYE
Günlerdir uykusuzdu. Gecenin bir yarısı, aklına müthiş fikirler geliyor, unutmadan yazmak için alt kattaki çalışma odasına iniyordu. Yazmaya başlayınca da zamanın nasıl geçtiğinin farkına varmıyordu. Sabahın ilk ışıkları penceresine vurmaya başlayınca saatine baktı. İstemeye istemeye kalemi masaya bırakıp, karalama defterlerini kabaca masanın kenarına kaydırdı. Son yazdıklarını kaydetti ve her ihtimale karşı taşınabilir hafıza kartına yedek aldı. Laptopun kapağını aşağı indirdi, ışığı söndürüp yatak odasına çıktı. Pencereden dışarıya şöyle bir göz attı. Yazın son demleri olmasına rağmen, güneş bütün güzelliğiyle gökyüzünde yükselmeye devam ediyordu. Bahçesindeki yeşil çimlerin üzeri bembeyaz kırağı kaplıydı. Kalın perdeleri içeri ışık geçirmeyecek şekilde kapattı. Uyanınca önce güzel bir kahvaltı yapar, ardından kasabadaki kafeye gidip orada çalışmaya devam edebilirdi. Bu kesinlikle güzel bir fikirdi. Artık iki üç saat de olsa uyumalıydı. (Y.T)
Uyumalıydı ama gözlerini kapatsa zihni susmuyor. Zihnini sustursa gözlerini açık buluyordu. Koyun mu saysaydı? Dışarıda yeterince meleyen koyun vardı zaten. Bu kasabaya hikaye taslağını bitirmeye gelmiş. Aylardır evden de pek çıkmamıştı. Belki kasabadaki kafeye gitmek bu yüzden iyi bir fikirdi. Aklı son yazdığı bölümdeydi. Bu bölüm de bitmişti bitmesine ama artık öyle bütünleşmişti ki onlarla… Kurgu ve gerçek… Gerçekliği kurgusu mu olmuştu? Özellikle de kahramanlarından biri… Fazla düşünür olmuştu onu, bir türlü belli sona ulaştırmak istemiyordu.
Yüzüncü koyun meledi. Gözleri de zihni de kapalıydı…
-Thomas! Şapkamı ver.
-Çıkınca kendin alırsın.
-Bak! Yengeç var. Hah nasıl da korktun! Şaka şaka…
Alarm sesi… Gülüşmeler… Alarm sesi… Gülümsemesi… (E.D)
Gözlerini zorlanarak araladı. Oda loştu ama etrafın dağınıklığını görebiliyordu. Geceden kalan yemek tabağı komidinin üzerindeydi. Ütülenmeyi bekleyen çamaşırlar bir yığın halinde sandalyenin üzerinde duruyordu. Köpeği Tedy’nin o uyurken dağıttığı köpek oyuncakları odanın dört bir tarafına saçılmıştı. Derin bir nefes aldı. Yatakta gerindi. Perdeyi açmak için ayağa kalktı. Oyuncaklara basmamak için ayak uçlarında dikkatlice yürüdü. Kahverengi kalın perdeleri açtı. Büyük bahçeyi inceledi. Öğlen olmuştu ve ay çiçekleri yüzünü güneşe dönmüştü. Hafif esen rüzgarla kafaları bir insan kafası gibi sallanıyordu. Bahçenin alt kısmında kavak ağaçları rüzgarla dans ederken harika sesler çıkarıyordu. Evin iç kapısından büyük beyaz dış kapıya kadar uzanan taşlı yolda Tedy’nin çamurlu pati izleri görülüyordu. Çamur mu? Tedy patilerini nerede çamura buladı acaba? Tedy havlayarak üzerine atladı. Ne güzel bir selamlama. Hikayesini yazmak için geldiği günden beri tek dostu.
– Hadi bakalım Tedy gel seninle kahvaltı yapalım. Belki patilerini nerede çamur yaptığını bana anlatırsın. Ne dersin?
Kahvaltıya çok özenmedi hemen bir yumurta kırıp yemek ve hikayeye geri dönmek istiyordu. Ne olacak kahraman, ne yapacak? Bitmek bilmeyen sorular. Yumurtayı pişirip masaya koydu. Tedy alt kattaki çalışma odasından ağzında bir kağıtla koşarak yanına geldi. Thomas hemen kağıdı Tedy’nin ağzından aldı. Bu boş bir kağıttı. Önemsemedi, boş kağıdı masanın kenarına bıraktı. Tedy koşarak alt kata gidip tekrar boş bir kağıt ile masaya döndü. Onu da masanın kenarına bıraktı. Yumurtaya baktı sarısı dağılmış beyazı çok pişmişti. Oysa ki yumurtayı az pişmiş seviyordu. Ekmekler de bayatlamıştı. “Aşağıdan hikayemi alıp kasabadaki kafeye gideyim. Böylece hem yazarım hem de bir şeyler yerim” diye düşündü. Gıcırdayan eski merdivenlerden aşağıya indi. Masası dağınıktı. Masasını hiç dağınık bırakmazdı.
-Ah Tedy çok dağıtmışsın, dedi kendi kendine.
Sonra sayfalarını topladı. En son yazdığı yeri tekrar okumak istedi. Bütün gece heyecanla yazmış. Yazdıklarını çok beğenmişti. Defterini açtı ve Tedy’i korkutan bir çığlık attı.
– Bu defter boş! Ama nasıl olur? (ZG)
-Daha dün gece buradaydılar. Nereye gider ki onca yazı? diye söylendi.
Kasabaya geliş amacı olan hikayenin, el yazısı ile yazdığı sayfalarıydı aradığı. Sonra Tedy’nin bir bir getirdiği kağıtları hatırlayınca, onları Tedy’nin almış olabileceğini düşündü. Etrafa dikkatlice göz attı. Evin heryerini didik didik aramasına rağmen kağıtları bulamayınca sinirlendi.
-Unutmadan kalan kısmı laptopa aktarayım bari, diye düşündü ve masaya doğru yöneldi; fakat hikaye metni laptoptan da silinmişti. Bir şeylerin ters gittiğini ve bunu Tedy’nin yapamayacağını şimdi anlamıştı. Daha sonrasında kontrol ettiğinde yedeklediği bellekte de hikaye metninden tek bir iz bile yoktu.
-Aman Allah’ım bu da ne demek şimdi? derken çalan telefon sesi ile irkildi.
-Günaydın Thomas. Bugün nasılsın ?
-Günaydın anne. Biraz meşgulüm seni sonra arayayım mı?
-Tabi tatlım senin için yapabileceğim birşey var mı? Sesin iyi gelmiyor.
-Teşekkür ederim annecim. Üzerinde çalıştığım hikaye metninde bazı gariplikler var. Anlamaya çalışıyorum ben de.
-Gariplikler mi? Ne gibi gariplikler Thomas?
-Evet garip çünkü ne el yazılı metni, ne de bilgisayara aktardığım yedekleri bulamıyorum. Hepsi buhar olup uçtu sanki.
-Buhar mı? Hayır Thomas. Evrende hiç birşey kaybolmaz unutma. Sen eğer onu bulamıyorsan, hikayen gelip seni bulacaktır evladım üzülme…
Annesi Thomas’a bunu söylediğinde, ikisinin de aklına aynı şey geldi; Tom…(SNM)
Telefonu kapatıp, aceleyle evraklarını sırt çantasına attı. Tedy’e bir kap mama bırakıp, bisikletine atladı. Oki Gölü’nün kenarındaki yokuştan kasabaya inecekti. Gölün yanından geçerken, eski bir kayığın içinde, oltasını göle salmış şapkalı adamın kendisine el salladığını gördü. Bisikletin ziline basarak karşılık verdi. Kafeye geldiğinde, güneş tam tepedeydi. Neredeyse öğlen olmuştu. Köşedeki masaya oturup, yanına gelen garsona bir kahveyle sandviç söyledi. Notlarını çıkardı, çalışmaya baştan başlayacaktı. Belki aynı cümleleri kurması zor olacaktı ama yazdıklarının birçoğu aklındaydı. Siparişi geldiğinde garson kız muzip bir gülümsemeyle, “Yazmak için her zaman aynı duyguyu yakalamak zor değil mi?” diyerek, elindekileri masaya bırakıp uzaklaştı. Bu kız yazdığını veya duygusunu nereden biliyordu? Garson kızdan bakışlarını çevirdiğinde, karşı masada oturan adam kendisine gülümseyerek el salladı. Başıyla küçük bir selam verip, sandviçine odaklandı. Bir anda adamı hatırladı, bu adam demin gölde balık avlayan adamdı. Kafasını tekrar kaldırdı, adam masada yoktu, gitmiş olmalıydı. Ortalıkta dolaşan garson kızı yanına çağırıp adamım kim olduğunu sordu. “Tom mu?” dedi kız, “Tom kasabanın balıkçısıdır. Her sabah güneşin ilk ışıklarıyla birlikte gölde yakaladığı balıkları karşıdaki markete getirir. Hakkında kimse başka bir şey bilmez. Geçmişinden kaçıp bu kasabaya saklandığını söyleyenler var.” Tom- balıkçı- geçmiş, dün gece yazdığı satırlara ne kadar benziyordu. Aklını iyiden iyiye kurcalamaya başlayan bu işin peşini bırakamazdı. Hesabı ödeyip kafeden çıktı. Karşıdaki markete gidip Tom hakkında bilgi toplamalıydı. (Y.T)
Hızlı adımlarla markete doğru yöneldi ve zihninde cevap bekleyen bir çok soru vardı. Yazdıklarına ne olmuştu, hikayesinde ki karaktere benzeyen Tom’da kimdi ve neden tanımadığı halde sanki onu çok iyi tanıyormuş gibi içten bir el sallamıştı? Sabahtan beri yaşadığı olaylarda ki gariplikleri ve annesinin sözlerini düşünmeye başladı. Zihninde kendi kendisiyle konuşurken markete geldiğini fark etti. Küçük şirin kasabanın pek de küçük sayılmayan tek bir marketi vardı. İçerisi fazla kalabalık değildi. Hemen kasiyer delikanlıya yönelip markete gelen balıklarla kimin ilgilendiğini soracaktı ki delikanlı tebessüm ederek
-Oo hoşgeldiniz biz de sizi bekliyorduk, deyince neye uğradığını şaşırdı.
Bu kasiyer genci ilk defa görüyordu; fakat tipi, kıyafetleri, tavır ve davranışlarındaki rahatlıklar sanki onu daha önceden tanıyormuş hissi veriyordu. Balıkları getiren Tom’u tanıyıp tanımadığını sordu. Kasiyer genç tebessüm ederek
“Az önce buradaydı ve eğer beni soran birileri olursa aramaktan vazgeçmesin çünkü, bulacağına inanarak aranınca hayatta her şey mümkün… Yeter ki bulacağına inansın!” dediğini söyledi.
Thomas,
“Aman Allahım galiba kafayı yiyorum!” diye düşünerek Tom’u aramak için dışarı çıktı. Küçücük kasabada ne kadar uzağa gidebilirdi ki? (AS)
Marketten hızlıca dışarı çıktı. Gölün ne tarafta olduğunu anlamaya çalıştı. Bu hayatta her şey mümkün mü? Diye geçirdi içinden. Hiç tanımadığın birini aramak ve bulmak! Bütün bunlar bir hayal miydi, rüyada mıydı? Birazdan ter içinde yatağından fırlayıp “Oh! Hepsi kabusmuş’’ mu diyecekti?
Klol saatine baktı. Heyecandan terlemiş elleriyle bileğine dokundu. Derin bir nefes aldı. Gözlerini sımsıkı yumdu ve kocaman açtı. Hayır! Her şey gerçekti. Değişik bir heyecan içini kapladı. Garip bir şekilde gülümsedi. Acaba, dedi. Acaba okuduğum şu mistik kitap mı beni fizik ötesi hayallere daldırdı? Göremediğini görmeye mi çalışıyordu? Elleri titreyerek çantasında taşıdığı okuma kitabının işaretli sayfasını açtı. Kaldığı yerde: “Aramakla bulunmaz ama bulanlar arayanlardır.’’ yazıyordu.
Marketteki o adamın ‘’Aramaktan vazgeçmesin…’’ sözlerine nasıl da yakındı.
-Bütün bunlar da ne oluyor? diye sesli bir şekilde kendine sorduğu soru nedeniyle yanından geçenler durup ona baktı. O etrafındakilere aldırmadan yürümeye devam etti.
Neydi şimdi bütün bu olanlar? Dün gece boyunca yazdıkları, sabaha karşı bir iki saatlik uykuyla nereye gitmişti? Sonra Tom… Yazarken varlığını düşündüğü karakter… Şimdi bir kitap sayfalarına dönüşmeden artık etrafında mı geziyordu? Dün gece başka ne olmuştu? Her zamanki yazdıklarından farkı neydi yazılanların da bu garip olayları yaşıyordu? Okuduğu kitap ve yaşadıkları , yazı yazarken dışarıda duyduğunu hissettiği karanlık bir ses hepsi ne demek oluyordu?
Kendince anlamsız adımlarla uzun süre yürüdü. Artık gölün kenarındaydı. Balıkçı teknelerine doğru hızlı adımlarla yürüyordu. Çantasını da sımsıkı tutuyordu. Sanki yazdıklarındaki diğer kahramanlar ortaya çıkacaklar, hemen yanı başında belireceklerdi. Garip sesler işitir gibi oldu. Kocaman kuşlar başının üstünde hızla dönüyordu. Hem de ona değişik bakıyorlardı. O da başı yukarıda güneşten gözlerini korumak isteyerek eli alnında o büyük kuşları takip ediyor, farkında olmadan onlarla beraber dönüyordu. O kadar hızlıydı ki her şey, başı döndü. Gözlerini yumdu. Dik durmaya çalıştı. O sırada ayağına bir şey takıldı. Sendeledi tam düşecekti ki bir el kolundan tuttu. Her şey susmuştu bir anda. Kolunu tutan el çok güçlüydü. Canı yanıyordu. Gözlerini açmaya korkuyordu şimdi. (Canan)
-Dikkat et !
-Aa afedersiniz.
-İyi misin ?
-İyiyim teşekkür ederim. Tutmasaydınız göle düşecektim.
-Önemli değil, kolunu acıttıysam üzgünüm.
-Sorun değil. Sağolun.
-Seni buralarda görmedim daha önce, birine ziyarete mi geldin. ?
-Aslında pek sayılmaz. Ben geçici süreyle burada kalıyorum.
-Geçici mi, neden ?
-Evet çünkü bir kitap yazıyorum ve bu yüzden burada inzivaya çekildim.
-Demek bir kitap yazıyorsun, peki konusu nedir?
-Konusu… Şeydi… Iıı…
-!?
İşte yine aynı şey olmuştu. Artık gittikçe daha sık olmaya başlamıştı. Sanki bir an uzay boşluğuna gidip geliyor, sonsuzluk içinde hiçliğe karışıyordu. Kısacık bir an da olsa yaşadığı her şeyi ama her şeyi unutuyordu. Hemen toparlanıp ayrılmalıydı buradan, kimse bu halini fark etmeden gitmeliydi.
-Afedersiniz benim gitmem lazım. Dedi telaşla.
Koşar adımlarla oradan uzaklaştı. O an oraya neden gittiğini, nerden geldiğini, kim olduğunu bile hatırlayamıyordu.
Bir ağacın dibinde kendine geldiğinde gün akşama dönmüştü. Eve doğru ilerlerken, yine bazı insanların ona baktığını gülümsediğini ve selam verdiğini görünce şaşırdı. Herkes ne kadar da tanıdık geliyordu. Bir an sabahtan beri yaşadıkları gözünün önünden film şeridi gibi geçti. O an beyninde bir şimşek çaktı çünkü bu olanların hepsi aslında kitabının bir parçasıydı ve onu tanıyan herkes aslında kitabın kahramanlarıydı. Peki ama bu nasıl oluyordu? Kitabın içeriğini hatırladı. Kaybolan sayfalar yağmurla toprağa, toprakla suya karışıp kasabadaki hayata dönüşüyordu. Kitabın ana kahramanı, yaşamak istediği her şeyi sihirli sayfalara yazıyordu fakat bunlar sadece bir kurguydu. Nasıl olur da gerçeğe dönüşürdü? Kim fark edip yapmıştı? Bunu anlamanın tek bir yolu vardı. Kitabın gerçekten gerçeğe dönüşüp dönüşmediğini anlamak için yeniden yazmalı ve tıpkı kitabındaki gibi toprağa bırakıp yağmuru beklemeliydi fakat bu kez, yıllardır hep kitaplarında aradığını, gerçekte bulmak için yazacaktı, belki de Tom’un marketçi çocuğa söylemeye çalıştığı da buydu… Şimdi o kitapta neler yazdığını unutmadan hatırlamalıydı… (Sinem)
Ne aradığını biliyordu! Hemen her hikayesinin baş kahramanı olan, kayıp ikiz kardeşi Tom’u arıyordu. Hikayelerinde bazen Tom bir bankacı oluyor, bazen bir gezgin, bazen bir mucit ve en son romanındaki gibi, bazen de bir balıkçı… Bu sefer garip olan, hikayelerindeki tüm karakterlerle gün içinde karşılaşmak ve hatta yazdığı olayların içine girmesiydi. Sanki yazdığı kitabın içine hapsolmuştu. Sırt çantasından defterini çıkardı, artık ne yazması gerektiğini biliyordu. Bütün gece boyunca çalışıp, hikayesini bitirdi. (Y.T)
Bir müddet kenarları yırtılmış, renk atmış eski kanepeye oturup öylece bekledi sonra perdeyi bir daha araladı bir taraftan etrafı dikkatlice kolaçan ediyor diğer yandan belli belirsiz mırıldanıyordu” “Ne olursa olsun bu gece bunu çözmeliyim. Bu iş bu gece bitecek…” Aklına bir fikir geldi, “uyumuş numarası yapmalıyım o zaman belki onu yakalayabilirim” diyerek gıcırdayan koyu renkli tahta merdiveninden yatak odasına doğru ağır ağır ilerlerken; yüzünde avını yakalamış tilkinin pişkin gülüşü vardı…(H. T)
Saat gece yarısını geçince hareketlenme başladı. Yanında yatan köpeği Tedy sahibinin uyuduğundan iyice emin olduktan sonra yatak odasından çıktı. Thomas usulca Tedy’i takip etti. Tedy çalışma odasından ağzında bir tomar kağıtla çıktı. Yeni hikayesi Tedy’nin ağzındaydı ve bu kağıtları nereye götüreceğini biliyordu çünkü az önce kendisi yazmıştı. Tedy kağıtları alacak, bahçenin köşesine gömecekti. Tedy aynısını yaptı. Kendisi de kahve makinesini çalıştırıp şekersiz bir kahve yapacaktı. Tıpkı hikayesindeki gibi… Kahvesini alıp verandaya çıktı, fincanın sonuna yaklaştığında yağmur başlayacaktı. Acele etmedi, kahvenin tadını çıkardı. Yağmur damlaları yere inmeye başladığında fincanı elinden bıraktı. “Hadi Tom, hadi artık gel!”
Kaybolan sayfalar Tedy sayesinde önce toprağa karışmıştı, şimdi yağmurla birlikte suya karışacaktı. Sabah olduğunda da hayata… Kendisi de yazdıklarının bir parçasıydı, birazdan gün ağaracak ve kendi yazdığı cümleler hayata dönecek, gözlerinin önünden bir bir akacaktı. Bu sefer güzel bir son yazmıştı. Veranda da üşüyerek güneşin doğmasını bekledi. Yağmur dinmiş bulutlar dağılmaya başlamıştı. “Hadi Tom, nerede kaldın?”
Madem yazdıklarını yaşıyordu, madem yazdığı karakterler hayatının içindeydi, o zaman Tom’a kavuşmak onun kaleminin ucundaydı. Buna kimse engel olamazdı. Birazdan siyah bir Volvo kapıya yanaşacak ve içinden yıllardır özlemini duyduğu kayıp ikiz kardeşi Tom inecekti. Mutlu sonu kendisi yazmıştı.
……
Siyah Volvo kapıya yaklaştı. Gözleri neredeyse yuvalarından fırlayacaktı. Bir gariplik vardı. Volvo’dan annesi indi. “Ah Thomas bunu yapmamalıydın tatlım!” Böyle olmayacaktı. Annesinin adı bile geçmemişti hikayesinde, annesi nereden çıkmıştı, Tom neredeydi?
“Tatlım, Tom’la hemen her hikayende hasret gideriyordun. Yazdıklarınla onunla buluşuyordun. Tom’la kavuşmayı yazmasaydın, bu böyle devam ederdi. Artık Tom’la vedalaşma vakti geldi! Bu hepimiz için en iyisi” dedi ve eliyle Oki Gölü’nü işaret edip birden gözden kayboldu… Thomas “Neler oluyor… Hayır, hayır Tom lütfen gitme” diye bir yandan ağlıyor, diğer yandan göle doğru koşuyordu. Gözyaşları yuvarlanıp aktıkça yanaklarında soğuk izler oluşuyor, canı yanıyordu. Her şey tıpkı, küçükken Tom’la yüzmek için gittikleri nehirdeki gün gibiydi.
Yıllar önce o gün birlikte nehre girmişler, Tom bir anda kaybolmuş ve nehirden bir türlü çıkmak bilmemişti. Thomas karanlık çökünceye kadar nehrin kenarında bir o tarafa bir bu tarafa ağlayarak koşup durmuştu. Yanakları ıslandıkça o günkü acıyı tekrar yüreğinde hissetti.
Gölün kıyısına geldiğinde, boş kayığı fark etti. Tom bunca yıldır, onun hikayelerinde yaşamıştı ve Thomas’ı hiç yalnız bırakmamıştı ama bugün son kez veda vaktiydi. Kayığın içine dikkatlice baktı, bir tomar kağıt vardı. Bunlar kendi yazdığı ve kaybettiği hikayesiydi.
Kayığın kenarına asılmış hasır şapkayı başına taktı. Artık hikayelerinde Tom’un ruhunu serbest bırakacaktı. Onu duyduğuna inanarak ona söz verdi…
3 AY SONRA…
Thomas, Seattle Edebiyat Klübü’nün ödül töreninde kürsüdeydi. “Ödülümü, kardeşim Tom’a armağan ediyorum. Bu hikayede Tom’dan hiç bahsetmedim çünkü, o böyle isterdi. Ben cevabı aradım ve buldum. Teşekkür ederim.” Davetlilerin alkışları arasında kürsüden inerken, çıkış kapısına yakın oturan hasır şapkalı birini fark etti?! (Y.T)
Sonunu heyecanla beklediğim bu hikaye…Fırtına, Kapı, Ajan…derken…Nice hikâyelere heyecan ve merak içinde devam edilir ümidindeyim. Herkesin eline,emeğine sağlık…