Fuat Şahin
Uzun bir vakit geçmemişti yeni evine çıktığından beri. Kolay olmamıştı bu evi bulmak. Epeyce bir süre aramıştı ancak buna değmişti. Ev gâyet iyiydi. Sabah ışığını güzel alıyordu. Şehir merkezinde değildi. Gün boyu kafa ütüleyen korna sesleri, insan bağırışları burada pek sık değildi. En önemlisi de çevrede yaşayan kuş, yok denecek kadar azdı. Neden bilmiyordu ama kuşlardan oldum olası pek hazzetmezdi. Belki de içgüdüsel bir şeydi bu. Kuşların sürü halindeki ötüşleri ona sanki ölüm çığlıkları gibi geliyordu.
Oda arkadaşı da bereket var ki çok iyiydi. Gâyet iyi anlaşmakla birlikte, şu ana kadar yaşadıkları bir problem de yoktu. 20’li yaşlarda, uzun boylu bir gençti. Odasında iken bilgisayar başından pek kalkmasa da gâyet nâzik ve iyi kalpli bir çocuktu –en azından ona öyle geliyordu.- Odada her ne yerse yesin onunla da paylaşıyordu genç. Bu hareketi kalbini kazanmasına yetip artmıştı bile.
Bu genci en yakın dostu olarak görüyordu. Belki de daha önce hiç arkadaşı olmadığından böyle düşünüyordu ama çok da mühim değildi zaten.
Bir ara arkadaşı dışarı fırlayıverdi. Zaman zaman dışarı çıkardı fakat ne yapıyor, nerelere gidiyor hiç haberi olmazdı. Kendisi de pek çıkmazdı dışarı. Çıksa ne yapacaktı ki hem? Dışarıda araba kornaları, çocuk bağırışları, hiç dinmeyen bir hareketlilik vardı. Bu çevrede ender rastlansa da kuş görmesi de muhtemeldi. Kuşların o dayanılmaz sesine katlanmaktansa evde kalmak çok daha tercih edilir geliyordu ona. İnsanoğlunun yaptığı belki de en iyi şey, kuşların içine giremediği evler inşâ etmekti.
Derken oda arkadaşı içeri girdi. Şaşırtıcı biçimde erken dönmüştü. “Herhalde bir şey unuttu.” diye geçirdi içinden fakat arkadaşı alışılmadık biçimde fazla yaklaşmıştı. Aldırmadı. Bir anda gözlerinde şiddetli bir yanma hissetti. Akabinde tüm vücudunu saran kuvvetli bir acı takip etti bunu. Kımıldayamıyordu artık. Son gördüğü manzara, sabahları dağıtılan ücretsiz reklam dergisinin kapağı olmuştu. Hareket etmeye çalıştı. Yapamadı. Kanatları ve iki ayağı kırılmıştı. Vücudunda hissettiği acı henüz tazeliğini korurken, sert bir rüzgârla vücudu titredi. Oda arkadaşı onu bir kâğıdın üstüne koyup camdan dışarı fırlatıvermişti. Anlam veremiyordu. Oysa ki araları çok iyiydi. Hiçbir zararı dokunmamıştı ona. Hatta en yakın arkadaşı olarak görüyordu. Suçu neydi acaba? Bir kelebek kadar güzel, bir uğur böceği kadar sevimli olmaması mı? Bu düşünceler içinde, aşağı doğru, yavaş yavaş süzüldü. Ölmemişti de. Ölseydi en azından çabucak biterdi ama şu an tamamen savunmasız bir halde, sakar olarak dışarıda ölümü bekliyordu. Tek tük de olsa, yanındaki asfaltı sarsarak geçen kamyonlar ağır bir egzoz kokusu bırakıyordu. En kötüsü ise o hiç sevmediği kuşlardan birinin gelip kendisini kapabilecek olmasıydı.
Öldüğüne üzülmüyordu. Zaten bugün olmasa en fazla bir hafta içinde ölüp gidecekti. Onu üzen şey uğradığı ihanetti. Ne olurdu odanın bir köşesinde sessiz sakin yaşasa? Böyle miydi tüm insanlar gerçekten? Kendi gibi olmayandan, zararsız dahi olsa nefret mi ediyorlardı hepsi? Eğer öyleyse kuşlardan bile daha korkunç bir yaratıktı bu insan. Kuşların dost olmadığı zaten âşikardı. Ayrıca hiçbir kuş durduk yere bir güveyi sakat bırakıp ölüme terk etmezdi. Halbuki o insan bunu yapmıştı. Üstelik hiçbir sebep olmaksızın.
Sonunda o çok korktuğu sesi duymuştu. Evet, aklına getirmek bile istemediği o ihtimal gerçek oluyordu. Keşke kanatları olsaydı, belki bir şansı olurdu o zaman fakat nâfile. Uçmak bir yana dursun, bacağını bile oynatamıyordu. Oda arkadaşının üzerine sıktığı deodorant, etkisini iyice göstermiş, iyice sersemletmişti. Ölmek istiyordu artık. Vücudundaki acı ve içindeki korku birleşince, içinde bulunduğu durum iyice katlanılmaz bir hâl almıştı. Kuşun turuncu gagasından midesine doğru yavaşça kayarken “Kim daha merhametli; en büyük düşmanı mı yoksa en yakın dostu mu? Kimdi kendisi öldüren? Her gün yemeğini paylaştığı arkadaşı mı, yoksa sesinde bile ölümü hissettiği kuş mu?” Muhtemelen son anlarında bu soruların cevabını asla bulamayacaktı…
Yine bir hikaye ve yine bir beklenmezlik var bu kurguda. Tebrik ediyorum. Birazdan olacakları önceki satırlarda anlatan hikayeler zamanla sıradanlaştı benim gözümde.Oo yüzden hikayelerinizi okuyunca mutlu oluyorum. Hani markette raflarda bir ürün ararsınız ya ama belli bir markanın ürünü olmalı. Biraz zor olur ama sonunda bulursunuz. Kısa, öz ve beklenmezlikle oluşan kurgu. Tebrikler…