CANAN DUYUŞ
Mevsimler…
Biz küçükken çocukluk hislerimizle yaşama sevinci duyduğumuz ve tadına doyduğumuz zaman dilimleri… Mevsimlerin adını da tadını da yaşayarak bilirdik biz. Yazın sarı sıcağını, sonbaharın sarı yapraklarını; kışın beyaz karını, ilkbaharın da beyaz bulutlarını tanırdık renklerinden. Gözlerimizle seyrederdik her mevsimi. İliklerimize kadar kış, iliklerimize kadar yaz olurduk. Baharları ilkiyle de sonuyla da severek karşılardık. Bizim çocukluğumuz ne de güzeldi öyle. Günlüktü, güneşlikti. Göklerde uçurtmalar kuyruğunu sallardı bize. Biz de uçurtmalara el sallar gözlerimizi kısarak gökyüzüne gülümserdik. Güneş bazen bizimle köşe kapmaca oynardı. Bulutlar köşeleri olurdu onun. Yağmur yağacakmış sanıp evlerimize koşardık. Yağmur yağmaz diye gittiğimiz evimizden uzaklarda oyunlar oynarken sırılsıklam ıslanırdık.
Ne olursa olsun her halimize gülerdik. Mevsimler bize gülücükler taşırlardı geldikleri diyarlardan. Bu yaşımla beraber yeni bir güz mevsimine gülümsüyorum şimdi. Çocuklukla gözümde beliriyor mevsimler. Her birinde biraz daha büyüdüğümüz, her yenilenişinde hayatın içine karıştığımız zamanlardı mevsimlerin her ânı.
Ağaçlar, yapraklar, gökyüzü ve telaşlar selama durdu şimdi. Aylardan eylül, mevsimlerden sonbahar. Her insan ismini yaşar mı bilmem fakat ben bir veda programında bir eylül akşamında bir taziye ortamında duydum bunu. Hazan…Eylülde gitmişti Hazan. Adını yaşamış yaşatmıştı.
‘’ Eylülde melül oldu gönül soldu da lâle
Bir ka’küle meyletti gönül geldi bu hâle’’ der şair neveser makamında bestelenmiş şiirinde. Şimdi onu dinliyorum. Ah bu şarkılar… Eylül gibi onlar da hüzünlü, sararan solan, sakinlik veren ruha, dinginlik… Hatırlanmak var ama nasiplerinde ne mutlu onlara.
İşte ben de her eylülde bu dizeleri hatırlarım. Laleler solar, ağaçlar yapraklarını bırakırlar yere. Mecalsiz anlar vardır ayrılıklarda. Hayatın bahçelerinden tarumar değer gözlere. Hayatın rengi solar gibi olur. Bir durgunluk vardır etrafta. Yazdan kalan hızı yavaşlatan bir oluşuma şahittir bakan her göz. Görme duyusu daha bir kalbe meyleder. Düşünür insan, düşünceli zamanlardan geçerken.
Adın ‘’Eylül’ olsun isterim ey sevgili, sevdiğim her şey…’’ Eylül’’le bilirim sevdiğim her şeyin kalbimin misafiri olduğunu, yapraklarının renginin solduğunu, susup susup konuştuğunu, bitenle yeniden başladığını bilmek isterim. Benimkisi nasıl bir pervasızlık öyle? Her an ‘’Eylül’’ diye bakmak, sevdiğin her şeye.
Düşünüyorum şimdi eylülle hayatımın anlamını. “Her dem yeniden doğan” Yunus’a selam verirken hislerime bir inşirah doğuyor eylülde. Ümit Yaşar’ı okuyorum içimden:
“Bir eylüldü başlayan içimde
Ağaçlar dökmüştü yapraklarını
Çimenler sararmıştı
Rengi solmuştu tüm çiçeklerin
Gökyüzünü kara bulutlar sarmıştı
Katar gidiyordu kuşlar uzaklara
Deli deli esiyordu rüzgâr
Dağılmıştı yazdan kalan ne varsa…”
Yazdan kalan her şeyin belli bir zaman sonra kendini özleteceğini biliyorum ben de. Eylül, o zaman bir değişim değil de ne? İnsanın tekdüze yaşantısından, aynı renklerden hayata hep aynı bakmasından kurtulması değil mi öyleyse eylül? Gözlere çekilen bir sıcak perdenin serin serin aralanması ve olanın yeni renklere ve şekillere teslim olması…
Sevmeye geç kalmanın önünde güçlü bir kaledir hem bu ay, bu güz vakti. Hep var olacak sandıklarının yeniden doğuşa yürümesi, yeşilin solması, sıcağının ılık bir tebessümle üşütmesi, gözlere değen renklerin yavaşça gizlenmesi, alışkanlıklarının değişmesi… İnsanın bir düşünüp kendine gelmesi, kendini bilmesi sonra kendini bilenin de Rabbini bilmesi ve bu bilmeyle Yaradan’a teslim olması değil midir bu halin ruha bakan yönü?
Rilke! Rainer Maria Rilke… Ne güzel anlatmıştır ‘’Güz’’ şiirinde benim satırlarıma ve sayfalara sığdıramayacağım o uhrevi hâli:
Düşer yapraklar düşer sanki uzaklardan
Gökyüzünde uzak bahçeler mi bozulmuş ne
Düşerler gönülsüz doğanlar gibi
Düşer geceleyin ağır yeryüzü de
Yalnızlığa bütün yıldızlardan
Biz hepimiz düşeriz. Düşer bu el bak.
Gör başka şeyleri de bu hepsinde
Ama var biri bu düşmeyi ellerinde
Tutar sonsuz yumuşak
Rainer Maria Rilke
Gökyüzünde bozulan uzak bahçelerdendir, evet düşen yapraklar. Yeryüzü yıldızlardan yalnızlığa bırakır kendini. Yalnızlık var olmanın bir ikinci halidir. Ve nahif bir düşüştür hepimizin yaşadığı. Bu düşüş, tezatın en hakiki halidir yükselişle beraber. Düşmeyi ellerinde sonsuz tutandır Yaratıcı. Mevsimleri devşiren, düşeni kaldıran, kuruyanı yeşertendir. Daha sayamayacağım her oluşun var edicisidir. Güz şiirini okurken ‘’Eylül’’ e nazar etmem bu durup düşünmemin hatta düşüp de kalkabilmemin sevincindendir. İçime eğilmem, göklerde seyrana davet görmemdir.
“Mevsimleri devşiren, düşeni kaldıran, kuruyanı yeşertendir. Daha sayamayacağım her oluşun var edicisidir.” Yaratan Rabbin nazenin yaratma fiiline sanatlı bir tefekkür olmuş. Derin bir bakışla baktırdı yazınız Eylüle ve Güze…
Baştan sona sanat ve derin bir nazar solukladım.
Çok teşekkűr ederim. Herkes kalbindeki yakınlıkla okur yazıları ve süzer hislerine yakın olanı. Kalbinizin seyri :” Gönül Çalap’ın tahtı…” dizesini hatırlattı bana.
Selamlar…
Güz şiirini okumuştum ama bu yazı daha anlamıyla anlamamı sağladı. Oldum olası da ben eylülü severim hep. Sizde sevin olurmu?
Kaleminize sağlık. Eylül ayına dair ne de guzel tasvirler. Gönül yumaginda solgun renklerden ibaret değil artık Eylül. Görmek ve bakmanın yanında hissetmek, tefekkür etmek. Çok çok güzel olmuş.