Yasemin Tatlıseven
Bugün hava kapalı, gökyüzünde yağmur yüklü bulutlar dolaşıyor. Bir yandan çocuklarıma kahvaltı hazırlıyor, diğer yandan mutfağın penceresinden dışarıya göz atıyorum.
Neredeyse bir yıla yaklaştı bu ülkeye geleli… Kimin aklına gelirdi Kara Kıta’ya gelip yerleşeceğim! Kurulu bir düzenim, işim gücüm vardı.Yirmi dört saatin içine sığamaz, durup dinlenmeye zaman bulamazdım.Telaşsız zamanlarda sakince oturup, güneşin doğuşunu batışını izlemek isterdim hep… Hey gidi günler! Şimdi öyle çok zamanım var ki bunu yapmak için! Çayı demlerken kulağım telefondan açtığım haberlerde… Küçücük bir virüs koca dünyaya musallat oldu. Gözüm, İtalya’daki görüntülere ilişiyor birden, tüylerim diken diken oluyor. Acılarını yüreğimde hissediyorum.
Telefonun çalmasıyla birlikte haberler kesiliyor. Arayan kayıtlı bir numara değil ama ülke kodunu görünce yüreğime bir sıcaklık yayılıyor. Yunanistan numarası bu! “Bizim dönemden de kimse kalmadı ki oralarda, hayırdır inşallah!” diyorum.Tereddütsüz açıyorum. “Alo!” der demez tanıyorum; Jülliet Hanım! Atina’dayken üst kat komşumuzdu. Türkiye’den Yunanistan’a gitmek zorunda bırakılan Rumlardan biri. İlk tanıştığımızda aynı kaderi paylaştığımızı ve bizi çok iyi anladıklarını söylemişti. Sağolsun sağlığımı merak etmiş “Tedavilerin nasıl gidiyor” diye soruyor. Herşeyin yolunda olduğunu söylüyorum. Eşinin, Rodos’taki ve Atina’daki kızının, torunlarının nasıl olduğunu soruyorum. O da eşimi, çocuklarımı, anne ve babamı ayrı ayrı soruyor.
Yaşlı bir teyzesi vardı. Hayatta ondan başka akrabası yoktu. Büyük kilisenin karşısında oturuyordu. Bir gün çarşıda dolaşırken, teyzesiyle bizi tanıştırmak istemiş ve ona uğramıştık. Siesta saatinde gittiğimiz için, beyaz saçlı pamuk nineyi öğlen uykusundan zor uyandırmıştık.Bizi, “Türkiye’den arkadaşlarım” diye tanıştırmıştı. Teyze o kadar canayakındı ki, kendi anneannemi görmüş gibi olmuştum. Jülliet Hanım’a teyzesinin sağlığını sordum. Hatırladığım için çok duygulandı. Hepsine ayrı ayrı selam söyledim. Biraz da virüs üzerine konuştuktan sonra, ikimiz de kendi inançlarımıza göre birbirimizi Allah’a emanet ederek telefonu kapattık. Eski günler gözümde canlandı.
Atina’ya gideli yaklaşık bir ay olmuştu ve bu üçüncü evimizdi. Yüksek duvarları olan bir bahçe içinde, arka cepheye bakan, zemin katta, garajdan bozma bir stüdyo daireydi.Eve ilk girdiğimizde bahçesine vurulmuştuk! Bahçenin tümünü gölgeleyen, üstünde meyveleri olan kocaman bir limon ağacı ve altında siyah demirden yapılmış, oymalı bahçe masası ve kırmızı minderli sandalyeler bizi karşılamıştı. Bu bahçeden sonra evin bizim için artık hiçbir önemi yoktu. Bahçede de yaşayabilirdik.
Bir saat geçti geçmedi, tıkırtılarımızı duymuş olacak ki ev sahibimiz geldi. Adı Efi’ydi… Ellili yaşlarının ortalarında olduğunu tahmin ettiğimiz enerjik ve hayat dolu bir kadındı. Konuşma esnasında altmış beş yaşında olduğunu öğrenince oldukça şaşırdık. Çok sıcak kanlıydı. Bizi sanki dostlarını karşılar gibi karşılamıştı. İstanbul’da o kadar ev değiştirmiştim, bazı ev sahipleri benim için banka dekontundan ibaretti, yüzlerini bile görmemiştim.
Efi Hanım mimardı. Eksiğimiz olup olmadığını sordu, bir ihtiyacımız olursa diye telefon numarasını verdi. Gece gündüz arayabileceğimizi söyledi. Kendisine, yerleştikten sonra Türk kahvesi ikram etmek istediğimizi, akşama bize beklediğimizi söyledik. Zaten bir sırt çantasından başka eşyamız olmadığından yerleşme- miz kısa sürdü. Akşam kahveye gelen Efi Hanım’la İstanbul’dan, İzmir’den, Atina’dan, Selanik’ten, Atatürk’ten bahsettik. Bizim oraya neden ve nasıl geldiğimizi iyi biliyor, bizim için üzülüyordu. Her birimizin mesleğini, ailesini soruyor, hikayelerimizi merak ve şaşkınlıkla dinliyordu.
Yunanistan sınırına ayak bastığımız anda, yıllarca bize dayatılan öğretilerin ne kadar yanlış olduğunu anlamaya başlamıştık. Biz Yunanlar’ı en büyük düşmanımız sanıyorduk. Oysa onlar Türk olduğumuzu anladıkları andan itibaren bize o kadar sıcak ve yakın davranıyorlardı ki, sanki evimizde gibiydik. Meriç’i geçip sınır köylerinden birine vardığımızda, karakolda, kamplarda, Atina’da herkes bize yardımcı olmak için çabalıyor, sevgilerini bir şekilde belli ediyorlardı. Sanki biri bütün ülkeyi toplamış ve bir kenara çekmiş de tembihlemiş gibi!…
Ertesi gün elinde bir tabak kekle Jülliet Hanım çıkageldi. Kendisi eczacı, eşi avukatmış. Kekin yanına bir çay demleyip bahçe masasına kurulduk. Eşi ve kendisi İstanbul doğumluydu. Türkiye’yi özlemle anıyordu. İstanbul deyince gözlerinin içi parlıyordu. Kendilerini Türk gibi görüyorlardı. Hatta, gibisi fazlaydı. İlkokuldayken İstiklal Marşımızın on kıtasını da ezberlediğini, Cumhuriyet Bayramında kürsüye çıkarak okuduğunu, gururla anlatıyordu. Kız lisesinden mezun olduktan birkaç yıl sonra evlenmişti. 6-7 Eylül olaylarının ardından, İstanbul’daki Rumların yaşadığı sıkıntılardan dolayı, mecburen Atina’ya gelmişlerdi. “Çok sevdiğimiz ülkemizi, komşu ve arkadaşlarımızı,ailemizin bir kısmını bırakıp geldik” diye gözleri dolarak anlatıyordu.
İlerleyen günlerde, işe geç kalma pahasına, bizi önüne katıp, market, çarşı, pazar yerlerini öğretmek için tek tek gezdirdi. Türkiye’den gelip yerleşmiş esnaflarla tanıştırdı. Sağlık sorunlarımız olduğunda kendisini, hukuksal sorunlarda da eşini arayabileceğimizi söyledi.
Hiç unutmuyorum, bir gece elektirik arızası yaşadık ve onarılması zaman aldı. O süre içinde defalarca gelip bir ihtiyacımız olup olmadığını sordu. Yok dediğimiz halde bir baktık, bir kucak dolusu mumla geliyor “Karanlıkta oturmayın” diyor. On beş dakika sonra bir kahve ocağıyla geliyor “Siz çaysız duramazsınız, çay demleyin bununla” diyor. Onbeş dakika geçiyor “Dolapta bozulacak bir şeyler varsa, bize getirebilirsiniz” diyor. O gece elektiriğimiz gelene kadar bizim için çırpınışını unutamam.
Bir gece eşofmanlarla kapıya gelmiş, çekinik çekinik duruyor. Hava soğuk içeriye davet ediyoruz. Kendi evlerinde ayakkabı ile dolaşıyorlar ama bizim hassasiyetimizi bildiği için dışarıda çıkarıp giriyor. Mısır patlatıp, çay demliyoruz. O kadar çok hoşuna gidiyor ki, “Tıpkı İstanbul’daki gibi” diyor. “Biz de komşularımıza böyle eşofmanla çat kapı giderdik, bana eski güzel günleri yaşatıyorsunuz, iyi ki geldiniz, bana çok iyi geldiniz!” diyor. Siz de bize çok iyi geldiniz Jülliet Hanım, siz de bize!…
Birkaç hafta sonra şofbende arıza oluyor. Ev sahibimiz işten gelene kadar Jüliiet Hanım’ın eşi sorunu çözüyor. Bahçeden limon toplayacakları zaman bile balkondan seslenip “Gelebilir miyiz?” diye izin istiyorlar, böyle de saygılılar…Ve Efi Hanım limonlardan ve diğer ürünlerden dilediğimiz gibi yiyebileceğimizi söylüyor. Yeni yeni olmaya başlayan beş-altı portakaldan reçel yapıyoruz.
Yunanlar bize çok benziyorlar. Çarşı, pazar, otobüs, park her yerde her an Türkçe konuşan birileriyle karşılaşabiliyorsunuz. Yolumuzu kesip “Merhaba”diye başlıyorlar sohbete… Çoğu bizim gibi yaralı! Bir yarılarını Türkiye’de bırakarak gelmişler! Bir denizin karşı iki kıyısında yaşayan insanlarmışız oysa… Atalarımız yıllarca el ele, dizdize yaşamışlar. Selanik’e küçük İstanbul diyorlar. Şarkılarımız, türkülerimiz bile aynı… Aynı notalarda duygulanmış, aynı ezgilerde halay çekmişiz. Yunanların bize olan sevgileri Atalarımızın mirası!
Evraklarım tamamlanıyor. Uçuş günüm belli oluyor. Efi ve Jülliet Hanım’a sevinçli haberi veriyorum. En az benim kadar seviniyorlar. Uçuş günü geliyor. Efi Hanım işe gideceği için vedalaşmaya sabahtan geliyor. O şen şakrak kadının iki gözüne iki hüzün oturmuş. Sarılıyoruz… Ağlamaya başlayınca mutluluklar ve iyi yolculuklar dileyip kaçarcasına uzaklaşıyor. “Sizi asla unutmayacağım Efi Hanım” diyorum. “Bu zor günlerimizdeki sıcak dostluğunuzu daima hatırlayacağım”. Buruk bir gülümsemeyle “İnşaaaallah” diyor. O’na inşallah demeyi öğretmiştik.
Evden çıkmadan Jülliet Hanımların kapısını çalıyorum. Beni bekliyorlarmış. Eşi ve kendisiyle vedalaşıyorum. Yaptıkları her şey için teşekkür ediyorum. “Sizi her zaman sevgiyle anacağım” diyorum. İkisi de ağlıyor “Biz ne yaptık ki keşke elimizden daha fazlası gelseydi” diyorlar. Jülliet Hanım’a sanki ablama sarılır gibi sarılıp, helalleşiyorum.
Atina’da uçmayı bekleyen bir sürü arkadaşım var. Hepsine veda ediyorum. Efi ve Jülliet Hanım, eşi ve Yunanistan’da tanıştığım daha nice arkadaşlarımı hiçbir zaman dualarımda unutmuyorum. Rabbim bu güzel yürekli insanlara zor günlerimizde bize kapılarını açtıkları için merhamet etsin. Gönlümün bir parçasını da Atina’da bırakarak, evlatlarıma ve eşime, Kara Kıta’ya doğru yola çıkıyorum.
Güzel insanlar gittiği yerlere de güzellik taşırlar. Siz niyetlerinizin güzelliğini de yaşamışsınız ne güzel…Kavuştuklarınızdan artık hiç ayrılmayın inşallah. Gönlünüzün geride kalan yanları da içinizdeki vefayla hep tamam olsun.
Elinize, yüreğinize sağlık…